Dr. Şeyda Atabay
25 yıllık göz hastalıkları doktoru Şeyda Atabay, mesleki kariyerini yalnızca hekimlikle sınırlamayan, merakının peşinden giderek farklı alanlarda kendine yeni rotalar çizen bir isim. Hekimlik, girişimcilik, ar-ge çalışmaları, annelik, denizcilik, dalış, tarım ve seyahat gibi hayatın farklı alanlarındaki örnek çalışmalarıyla dikkat çeken Dr. Atabay, “Hayat önceliklerden ibarettir” diyerek, başarısının temelinde zamanını doğru kullanmanın ve sevdiği işleri yapmanın olduğunu söylüyor.
Çocukken de doktor olmak isteyen Dr. Şeyda Atabay, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne dönem birincisi olarak girerek başladığı meslek yolculuğunda, zamanla kendi çalışma modelini oluşturmayı tercih etti. Hekimlik deneyimini girişimcilik ve inovasyonla birleştirerek dermokozmetik alanına adım atan Dr. Atabay, bugün 3 markası ve 150 farklı ürünü bulunan bir şirketle başarı basamaklarını emin adımlarla tırmanıyor. Ancak onu farklı kılan yalnızca iş yaşamındaki başarısı değil. Boş zamanlarını deniz, yelken, dalış, tarım ve seyahatle değerlendiren Dr. Şeyda Atabay, sürekli öğrenme ve merak duygusunu yaşam biçimine dönüştürüyor.
HEKİMLİK ÇOCUKLUK HAYALİMDİ, EGE TIP’A DÖNEM BİRİNCİSİ OLARAK GİRDİM
* Doktorluk sizin için çocuklukta başlayan bir hayal. O yıllardan bugüne uzanan hikayeniz nasıl başladı?
– 25 yıllık göz hastalıkları doktoruyum. Kütahya’da doğdum, babamın işi dolayısıyla farklı şehirleri gezdik. Hep içimde deniz kenarında yaşama arzusu vardı. Hiç görmediğim yıllarda dahi hep İzmir’de yaşamak istedim. İlkokul birinci sınıftayken annemle hastaneye gitmiştim. Doktor odasının önünde otururken, “Anne sence ben öğretmen mi doktor mu olayım?” diye sordum. Annem de bana, “Sana doktorluk yakışır” demişti. O zamandan beri doktor olmayı hayal ettim.
Sonrasında ilkokul, ortaokul ve lise yıllarında farklı illerde okudum. Lise bitince çocukluk hayalim olan İzmir’de okumak istedim. Hatta duvara ‘Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ yazısı asmıştım. O yıl o kadar çok çalıştım ki, Ege Üniversitesi’ne dönem birincisi olarak girdim. Göz doktoru olmaya ise üniversitenin 2’nci sınıfında karar verdim. Okulda bir göz hastalıkları uzmanı hocamız vardı. Kendisi bakımlı ve şık giyinen bir kadındı, ben de ona özenirdim. Hatta sonraki yıllarda kendisiyle de bu duygularımı paylaştım.
DEVLET, ÖZEL SEKTÖR DERKEN; KENDİ OFİSİMİ AÇTIM
* Hekimlik kariyerinizin ilerleyen dönemlerinde kendi yolunuzu çizmek istemenizin nedeni neydi?
– 6 yıl bittikten sonra tıpta uzmanlık sınavına girdim. İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde göz asistanlığını kazandım. Asistanlık dönemim 5.5 yıl sürdü. Sonra mecburi hizmete başladım. Kura sonunda Fatsa Devlet Hastanesi çıktı. Karadeniz’in kenarında çok güzel bir yerdi. 2.5 yıl severek çalıştım. 250 bin nüfuslu ilçenin tek göz doktoruydum. Çok yoğun çalışıyorduk. O dönemde orada hiç lazerle katarakt ameliyatı yapılmamıştı. Bu operasyonları ilk kez ben yaptım. Sonra kendi muayenehanemi de açtım. Benim için güzel bir dönemdi.
Ardından, arkadaşlarım vesilesiyle Manisa Akhisar’da bir özel hastaneye ortak oldum. Hastanenin göz doktoru ayrılınca ben çalışmaya başladım. Hastanenin yönetiminde de bulundum. 2 yıl kadar da orası sürdü. Daha sonra İzmir’de özel bir göz merkezine ortak oldum. Mesul müdürlük ve başhekimlik yaptım. Devlet de özel sektör de olsa çalışma hayatında belli kısıtlamalar bulunuyordu. Ben farklı bir şeyler yapmak istiyordum. Muayenehanelerin pek yaygın olmadığı bir dönemde kendi yerimi açtım. Daha iyi ve farklı bir hizmet vermek, özgürce çalışmak istiyordum. İlk önce bir apartman dairesinde kiralık muayenehanem vardı. Sonrasında Folkart Towers’taki ofisime geçtim. Buraya ilk geldiğimde hiç doktor yoktu, herkes Alsancak’taydı. Muayenehanecilikte 13’üncü yılındayım. Burası bana birçok şey kattı. İstediğim şekilde çalışma ve işime odaklanma fırsatım oldu, daha fazla boş zamana kavuştum.

AMACIMIZ HASTANIN HEM SAĞLIKLI HEM DE GÜZEL GÖRÜNMESİ
* Göz hastalıklarının ardından oküloplastik cerrahiye (göz estetiği) yöneldiniz. Bu alanın sizin için önemi ne?
– Göz alanında bir branşlaşma yok, ama doktorların üzerinde yoğunlaştığı alanlar var. Uzmanlık aldığım hastanede de oküloplastik cerrahi vakaları oluyordu. Konuya olan ilgim nedeniyle bu alanda da uzmanlaştım. Oküloplastik hem göz fonksiyonlarını düzelten hem de estetik görünüm kazandıran bir cerrahi türü. Göz kapağı, kaş, göz altı koruma ameliyatları, göz altı torba tedavileri, medikal dolgular ve kırışık giderme gibi farklı tedavileri hastalarda başarıyla uygulayabiliyoruz.
Göz kapaklarımız, kirpiklerimiz, kaşlarımız, yanaklarımız ve göz çevresindeki bütün dokularımızın asıl amacı gözlerimizi korumaktır. Eğer burada bir sorun varsa, örneğin hastanın göz kapağı çok fazla düşükse ve görmesini engelliyorsa bu artık fonksiyonel bir sorundur. Veya hasta, göz çevresindeki bazı problemlerden dolayı gözünü açmakta zorlanıyor olabilir. O zaman burada göz estetiği devreye girer. Bu cerrahi türü yalnızca estetik amaçlı değil, sağlık amaçlı kullanılmaktadır. Bizim amacımız hastanın hem sağlıklı hem de güzel görünmesi.
RUHUMUZ HEP GENÇ, AMA CİLDİMİZ YAŞLANIYOR
* Estetik uygulamaların insanların kendilerini iyi hissetmeleri ve sosyal hayatları üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Ağırlıklı olarak kadın hastalar bu operasyonları tercih ediyor. Ama son dönemde erkeklerin de bu konudaki talepleri arttı. Ben bunu insanı topluma kazandırma olarak görüyorum. Sabah aynaya baktığınızda dinlenmiş, düzgün, sağlıklı, fresh bir yüzle karşılaştığınızda güne daha enerjik ve motive başlıyorsunuz. Ama göz altlarınız mor, yüzünüz düşmüş, yani kötü görünüyorsanız, “Hasta mısın? Yorgun musun? Uykusuz mu kaldın? Canın mı sıkkın? Moralin mi bozuk?” gibi sorularla karşılaşıyoruz.
Bazıları iş bulamıyor, görünüşünü değiştirmek ve daha iyi hissetmek istiyor. Sosyal anlamda daha beğenilmek istiyor. Bazı insanlar da topluma hitap eden bir mesleğe sahip olduğu için bunu talep ediyor. Bir öğretmen, spiker, televizyoncu veya göz önünde olan bir iş insanı…
Aslında bizim ruhumuz yaşlanmıyor. Ruhumuz hep genç, ama cildimiz yaşlanıyor. Kişi aynaya baktığında kendini iyi gördüğünde, dışarıdan biri, “Ne kadar iyi görünüyorsun” dediğinde onu aslında her taraftan beslemiş oluyorsun. Toplumdaki bu talebi de ihtiyacı da biliyoruz. Olaya sağlık temelinde yaklaşıyoruz.
YOLCULUĞUM 25 METREKARELİK LABORATUVARDA BAŞLADI
* Peki, sizi kozmetik ve ar-ge alanına götüren süreç nasıl başladı?
– Operasyon sonrasında hastalarımızdan, “Biz tedavi olduk ama bunu nasıl korumalıyım? Hangi ürünleri kullanmalıyız?” gibi sorular geliyordu. Göz çevresi çok özel bir alan. Birçok damarın, sinirin, lenfatik dolaşımın olduğu bir alan. Bu alana dolgu uygulaması yapmak gözü riske atabilir. Görme problemlerine sebep olabilir. Operasyon sonrasında öyle bir ürün olmalı ki, hem morluğu hem ödemi azaltsın hem de ameliyat sonrası yara dokusunun iyileşmesini engellemesin. Tam tersine, desteklesin. Hatta güneşten de korusun. Piyasadaki birçok farklı ürünü inceledim. Ancak bu özellikleri bir arada sunan bir ürün bulamadım. Tedavimin yarıda kaldığını düşünerek, “Ben bunu geliştirebilir miyim acaba?” diye sordum.
Bunun için gerekli etken maddeleri belirledikten sonra Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Kozmetoloji Bilim Dalı’na gittim. Sonra onların danışmanlığında devlet destekli bir proje yazdık. Ege Üniversitesi’nden danışmanlık aldık. İlk aşamada Ege Üniversitesi’nin laboratuvarlarını kullanacaktım. Ancak kurul, “Hayır, senin bir yerin olması gerekli” deyince, Teknopark’ta 25 metrekarelik bir laboratuvarla dermokozmetik işine 2017’de başladım.
NANOTEKNOLOJİYLE GERÇEKLEŞTİRİLEN DÜNYANIN İLK GÖZ ÇEVRESİ JELİNİ ÜRETTİK
* İlk ar-ge çalışmanız nasıl bir ürüne dönüştü?
– Benimle birlikte ekibimizde biyolog ve kimyager de bulunuyordu. 1 yılın sonunda nanoteknolojiyle geliştirilen dünyanın ilk göz çevresi jelini ürettik. Nanoteknolojiyi de özellikle kullandık. Çünkü vücudumuza, cildimize ne sürersek sürelim bizim bir cilt bariyerimiz var. Fondöten, ruj sürüyoruz ve silinip gidiyor, akşamları temizliyoruz. Cildimizin altına geçmiyor. Çünkü cilt bariyerimiz bizi koruyan bir katman. Ama aynı zamanda kullandığımız kremlerin geçişini de engelliyor. Oysa biz kullandığımız kremin etkili olmasını istiyorduk. O cilt bariyerini geçmemiz gerekiyordu. Cilt bariyerini geçmek için de nanopartikülleri kullandık.
Ancak bizim kullandığımız nanopartiküller kana karışan nanopartiküller değil. Cildin istediğimiz dermis tabakasına ulaşabilen büyüklükte ve etkinliği teorik olarak kanıtlanmış nanopartiküller kullandık. Nanopartikül, ciltte bulunan bir yapı taşının benzeri olduğu için herhangi bir kanserojen etkinliği bulunmuyor. Biz nanoteknoloji sayesinde cildin istediğimiz tabakasına bu maddeleri daha iyi taşıyabildik ve etkinliğini de artırdık.

ÜÇ MARKAMIZ, TOPLAM 150 ÜRÜNÜMÜZ VAR
* Bugün 3 marka ve 150 farklı ürünle ulaştığınız noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Ar-ge süreçlerinin sonunda kendi şirketimi kurdum ve ilk markam olan ‘Jophielle’i yarattım. Jophielle, ‘içimizdeki meleğin ışığı’ anlamına geliyor. Cildin tazelenmesi ve ışıldaması için güzel bir isim olduğunu düşündüm. Sonrasında ikinci ar-ge projemizle kenevir içeren Türkiye’nin ilk yüz için kullanılabilir jelini yaptık.
Aslında bu ürünü oğlumun akne sorununu çözmek için geliştirdim. Ciltteki aknelerin oluşmasına neden olan inflamasyona karşı bir üründü. “Oğluma nasıl destek olabilirim?” diye düşünürken, antienflamatuar olabilecek etken maddeleri araştırdım. Kenevir burada çok kullanılan bir etken madde değildi. Türkiye’de bu içeriğe sahip cilt için herhangi bir ürün yapılmamıştı. Bu ürünlerin üretimi için bir firmayla anlaştık, birtakım talihsizlikler yüzünden başarılı olamadık. Daha sonra kendi yerimi açmaya karar verdim. Öncelikle 400 metrekarelik bir üretim merkezi kurduk.
2026’da da 3 katlı merkezimize geçtik. Jophielle markamızı güzellik merkezleri, doktor klinikleri, eczaneler ve otellerin spa merkezleri gibi yerlerde konumlandırdık. Online satış yapmadık. Şu anda tüm Türkiye’ye bölge bayiliklerimiz aracılığıyla ulaşıyoruz. Yurt dışında yaşayan Türklerden de talep oldu. Almanya’ya da bayilik verdik. Avrupa’nın farklı ülkelerine ve Ortadoğu’ya da ihracat yapmak için çalışmalarımız devam ediyor.
Jophielle’i internet üzerinden satışa sunmadığımız için birçok insan bize online satış için talepte bulundu. ‘Dr. Atabay’ markamızı ise internete yönelik daha bilimsel, daha ulaşılabilir ve güvenilir anlamda planladık. Jophielle ile zamanla 60 farklı ürüne çıktık. Tonik, serum, losyon, krem gibi pek çok ürün çeşidimiz var. Dr. Atabay’ı ise günlük kullanıma uygun temizlemeyi, nemlendirmeyi sağlayan özelliklerde planladık. Ürünlerimizi sadece internette kendi sitemizde ve farklı platformlar üzerinden insanlara ulaştırmak istedik.
Ardından, mağazalarda ve kozmetik shoplarda ulaşılabilir kozmetik ihtiyacı doğdu. Daha yenilikçi hammaddeleri kullanarak en yeni markamız ‘Venreve’i yarattık. Fiyat performans ürünü olarak daha geniş kitleye ulaşacak bir marka oldu. Hem marketlerde hem de internette ve farklı noktalarda bulunabilecek bir ürün. Toplam 3 markamızla birlikte portföyümüzde 150 farklı ürün bulunuyor.
ÜRÜNÜ FİKİRDEN RAFA KADAR TAKİP EDİYORUZ
* Kurduğunuz yapı başka girişimcilere de el uzatıyor. Burada nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz?
– Fabrikamızı ve laboratuvarımızı kurmamızdaki amaç, sadece kendi ürünlerimizi yapmak değildi. Biz aynı zamanda bizim gibi sıfırdan başlayan, sektöre girmek isteyenlere de doğru yolu göstermek için buradayız. Kendi çalıştığı alanda ürün üretmek isteyen birçok doktor mevcut. Güzel fikirleri de var. Onlarla bize geliyorlar. Biz de o ürünleri yaşama geçirmek için formülasyon geliştiriyoruz. Bir reçete oluşturuyoruz. Fikirden, ürüne ve hatta rafa kadar her aşamada onlarla birlikte olabiliyoruz. Tüm süreçleri yönetmelerine destek oluyoruz.
Bazı doktorların kendi ürettiği bir özel hammadde oluyor. Onu kullanarak bizim ürün üretmemizi istiyorlar. Private label üretimler olabiliyor, ar-ge çalışmalarını da yapıyoruz. İşin mutfağında ben de varım. Bunların eğitimlerini, sertifikalarını da aldım. Burada biyomühendisimiz ve kimya mühendisimizle birlikte çalışıyoruz, önemli işlere imza atıyoruz.
Şimdi şirketimizin 9’uncu yılındayız. Özellikle kendi binamıza geçtikten sonra bu alanda daha da olgunlaştık. Son dönemde bağlantılarımız, iş birliklerimiz, görüşmelerimiz çok arttı. Dünyanın pek çok yerine hem kendi markalarımızı bayilik, distribütörlük, franchising olarak verebiliyoruz hem de istenilen ürünleri fason olarak üretiyoruz.
BENCE, KİŞİNİN HER ZAMAN KENDİSİ OLMASI, BAŞKASINA DÖNÜŞMEMESİ ÖNEMLİ
* Yeni ar-ge çalışmalarınızda hangi alanlara odaklanıyorsunuz?
– Çok hızlı değişen bir teknoloji dönemindeyiz. Yenilikleri takip ederek ilerliyoruz. Kendi adımla çıkartmak istediğim ve çalışmalarını yaptığımız bir ürünümüz var. Bu tamamen ‘Dr. Şeyda Atabay’ ismiyle düşündüğümüz bir ürün. Şu an çalışmalarımız devam ediyor. Botoks etkili kremleri piyasada görebiliyorsunuz. Ama bunlar aynı zamanda göz ve göz çevresine zarar verebiliyor. Biz bu zararları da kaldırarak hem daha etkili olabilecek hem de o cildi kurutmadan etkisini gösterecek ürünler planlıyoruz. Ar-ge çalışmalarımız devam ediyor. İlerleyen aşamada ürün gamını büyüteceğiz. Longevity üzerine daha fazla çalışmak istiyoruz. Artık amacımız sadece iyi gözükmek değil. İyi cildin iyi gözükürken daha sağlıklı olması, yani daha ileriye yönelik yatırım yapılmasını hedefliyoruz. Ben hep doğal içerikler üzerinde çalıştım. Bazı estetik uygulamalar hiç doğal durmuyor. Artık internette kendinden uzaklaşan yüzler görebiliyoruz. Bence, kişinin her zaman kendisi olması, başkasına dönüşmemesi önemli. Artık genel olarak sektör doğallığa gidiyor. Anlık çözümlerden çok, uzun vadeli güzellik ve sağlık sağlamak istiyoruz.
HEM DOKTORUM HEM GİRİŞİMCİYİM HEM DE ANNEYİM
* Tüm bu yoğunluğun içinde annelik hayatınızda nasıl bir yerde duruyor?
– Yaşam önüme pek çok fırsatlar getirdi, aynı anda farklı unvanlara sahibim. Ben kendimi doktor kimliğimin yanı sıra bir anne olarak da tanımlıyorum. Büyük oğlum üniversitede, küçük oğlum lisede okuyor. Yanlarında olmaya çalışıyorum. Onlarla geçirdiğim zamanı kaliteli geçirdiğimi düşünüyorum. Küçük oğlum yeni yazı yazmayı öğrenmişti. Bir resim yapmış. Altına da ilk yeni okuma yazma öğrendiği dönemde, “Anneciğim çok çalışıyorsun” yazmıştı.
Tabii ki, sosyal bir hayatım da var. Denizi çok seviyorum. Denizde olan her şeyi çok severek yapıyorum. Yelkenli tekne kullanıcısıyım. Amatör denizci belgem var. Tekne yaşamını, yelken kullanmayı seviyorum. Bana özgürlüğü hatırlatıyor. Çünkü alıp başınızı gidiyorsunuz. Denizin altındayken kollarınızı açıyorsunuz ve sanki uçuyorsunuz…
DENİZİN 40 METRE DİBİNDE ÖZGÜRÜM, TELEFON DA ÇEKMİYOR
* Denizin altında olmak size ne hissettiriyor?
– Çift yıldızlı dalgıcım, 40 metreye kadar inebiliyorum. Orada bambaşka bir dünyadasınız. En güzel şey de telefon çekmiyor. Kimse size ulaşamıyor ve artık bir süre yoksunuz. Sadece kendinizle ve balıklarlasınız. Şnorkelle yukarıdan baktığınızda balıklar sizi yabancı görüyor, ama aşağıya indiğinizde onlardan birisiniz. Dibinize kadar geliyorlar. Sizi kendilerinden biri gibi kabul ediyorlar. Ben bu konuda biraz cesaretliyim. Köpekbalığı dalışları yaptım. Çekiç başlarla daldım. Seferihisar’da eğitim aldım. Hocama, “Hep burada dalıyoruz, başka bir şeyler yapsak” dedim. O da bana, “Şu ekip Amerika’ya gidiyor, sen de git” dedi. Aslında dalış sayım çok azdı ve o ekibi hiç tanımıyordum. Onlarla Bahamalar’a dalışa gittim. Okyanusun ortasında çekiç başlılar ve resif köpekbalıklarıyla yüzdüm. Bu insana çok farklı bir adrenalin ve heyecan veriyor. Tabii ki, o bölgenin yerel dalgıçlarıyla birlikte gidiyorsunuz. Onlar zaten bu işin uzmanı olmuş. Sonrasında bütün okyanuslarda daldım. Okyanusta 30 metrelik balina köpekbalığı da gördüm. 100 köpekbalığının olduğu bir yerde de daldım. Sadece köpekbalığı değil, deniz altında binlerce farklı canlı var. Gece dalışları da yapıyoruz. Gece dalışı bambaşka. Orada da çok farklı canlılar görüyorsunuz.
400 AĞAÇLIK MANDALİNA BAHÇEM VAR
Bunun yanında Çiftçilik belgem var. Seferihisar’daki bahçemde 400 mandalina ağacım bulunuyor. Orayla da ilgileniyorum. Tarım da yapıyorum. Kendi sofram için biber, domates, kabak, kavun ve karpuz yetiştiriyorum. Nar ve zeytin ağaçlarım da mevcut. Ayrıca, evimin yapımı için müteahhit belgesi de aldım. Kendi muayenehanemin ve buranın işyeri hekimi olması gerekiyordu. İşyeri hekim sertifikası da aldım. Seyahat etmeyi çok seviyorum. Brezilya, Arjantin ve Peru’ya gittim. Onun haricinde Uzakdoğu’ya gidiyorum. Amerika ve Afrika da gezdiğim rotalar arasında.
BENCE HAYAT ÖNCELİKLERDEN İBARETTİR
Herkes bana, “Tüm bunlara nasıl vakit ayırıyorsun?” diye soruyor. İşini severek, isteyerek yapmak önemli. Ama tabii ki, zaman planı çok çok önemli. Her zaman, “Hayat önceliklerden ibarettir” diyorum. Neyi öncelik olarak belirlerseniz hayatınızda o gelişiyor. Neyle ilgilenirseniz, neyin üzerine düşünürseniz onu geliştiriyorsunuz, onu büyütüyorsunuz.
BEDENİM HIZLANIRKEN RUHUM GERİDE KALIYOR, O ZAMAN TATİLE ÇIKIP ONU BEKLİYORUM
* Peki, bu kadar yoğun bir hayatın içinde gerçekten dinlenebildiğiniz anlar var mı?
– Eğer Türkiye’deysem, İzmir’deysem daha çok çalışıyorumdur. Ama yurt dışında isem gezmeye, dinlenmeye gitmişimdir. Çünkü burada kalırsam beynim durmuyor. Sürekli yeni bir şeyler geliştiriyor, çalışıyorum. O yüzden yurt dışını biraz kaçamak olarak görüyorum.
Kızılderililer çok hızlı gittikleri zaman, “Bedenim çok hızlandı. Ruhum geride kaldı, onu bekliyorum” derlermiş. Bu sözü çok seviyorum. Benim de bazen bedenim hızlanıyor, ruhum geride kalıyor. Orada biraz ruhumu bekliyorum. Ruhumu dinlendiriyorum. Tatilde sıfırlanıyor ve öyle dönüyorum. Hayatımı maksimum kalitede geçirmeye çalışıyorum.
Çok boş vaktim yok. Canım hiç sıkılmaz. Mutlaka bir şey yapmam gerekiyordur. Unutmayayım diye elimde defterimle gezerim. Notlarımı alırım. Bazen bazı şeyleri unutuyorum ve bunlar çok önemli şeyler olabiliyor. O yüzden bu konu çok riskli, çok dikkat etmeye çalışıyorum.
(uygun yerlere)
Sadece tedavi etmek yetmedi, ameliyat sonrası süreçleri destekleyecek ürünü piyasada bulamayınca 25 metrekarelik bir teknopark laboratuvarında kendi hayalimin peşine düştüm.
Çocukken duvara, ‘Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ yazısı asmıştım. O yıl o kadar çok çalıştım ki, o kapıdan dönem birincisi olarak girdim.
Her zaman, ‘Hayat önceliklerden ibarettir’ derim. Neyi öncelik haline getirir, neyin üzerine düşünürseniz hayatınızda tam olarak o büyür.
Okyanusun 40 metre altında çekiç başlarla ve resif köpekbalıklarıyla yüzerken, telefonların çekmediği o sessizlikte tam anlamıyla özgürleştiğimi hissediyorum.
Ruhumuz hiç yaşlanmıyor ama cildimiz zamana yenik düşüyor. Benim amacım insanları başkasına dönüştürmek değil, kendi doğallıkları içinde en taze hallerine kavuşturmak.
Cilt bariyerini aşabilmek adına nanoteknolojiden faydalandık ve ekibimle birlikte alanında dünyada bir ilk olan göz çevresi jelini geliştirdik.
Ben sadece bir doktor değilim; ameliyathanede cerrah, laboratuvarda araştırmacı, denizde yelken açan bir kaptan ve bahçesinde mandalina yetiştiren bir çiftçiyim.
Bazen hayat o kadar hızlanıyor ki, Kızılderililerin dediği gibi bedenim önden gidiyor, ruhum geride kalıyor. İşte o anlarda tatile çıkıp duruyor ve ruhumun bana yetişmesini bekliyorum.











