Denizli Büyükşehir Belediyesi’nin 2026 yılı uluslararası karikatür yarışması için Denizli’deydik. Katılım fazlaydı. Seçici kurul görevini yaptıktan sonra, Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat Daire Başkanı karikatürist Mehmet Selçuk, “Bu yıl da Buldan’a gideceğiz” dedi. Yıllardır belediyenin konukseverliğini yakından biliriz. 1 saatlik yoldu.
Güzel, şirin ilçeye vardığımızda bizi Belediye Başkanı Mehmet Ali Orpak karşıladı. Sıcak, sevecence bir buluşma olmuştu. Eskiden cezaevi ve hükümet konağı olarak kullanılan yerde buluşmuştuk. Günümüzde restore edilerek üretim atölyesi ve sergi salonuna dönüştürülmüştü.
Bir kültür sanat merkeziydi şirin ilçede. Adı da vardı tarih kokan merkezin: ‘Belküm’… Dokuma tezgâhlarının sesi kulaklarımızda özgün bir ezgiydi. Üretim yapıldığı gibi satış da yapılıyordu. Serin binaların avlusu kafeterya olarak kullanılıyordu. Serin avluda çay, kahve içip geçmişe uzun bir yolculuğa çıkabilirdiniz. Derin bir sessizlik avluda geziniyordu. Dalıp gitmiştik yüzlerce yıllık geçmişe.
BULDAN=DOKUMACILIK DEMEK
Başkan Orpak, çay, kahve ikram etmişti. “Haydi içerisini dolaşalım” sözüyle ayağa kalktık. Önce üretim atölyesi olarak kullanılan yerlere girdik. Başkan, bizlere Buldan dokumasını anlatıyordu. Buldan demek dokumacılık demekti. İlçeye özgü dokunan bezlere ilçenin adı verilmişti: Buldan bezi… Bu el dokuması bezden gömlekler, kadınlar için özgün giysiler, yatak örtüleri, masa örtüleri, küçük keseler üretiliyordu.
İşin erbabı dokumacı dostlar, bizlere, dokuma makineleri, dokunan bezler hakkında bilgi veriyorlardı. Ustalar yaş olarak 65’in üzerindeydi. Başkan Mehmet Ali Orpak, dokumacılığı genç kuşaklara öğretmek için projeler geliştirmiş. Onlar da yaşama geçirilmişti. Gençler bu zanaat alanında eğitiliyordu. Rengârenk bezler, kumaşlar, kök boyayla renklendiriliyordu. Kır çiçekleriyle donanmış bir alanda dolaşır gibiydik.

AYNI ZAMANDA ÜNLÜLER DİYARI
Buldan’a gelmişken ilçeye özgü dokuma bezlerinden sevdiklerimize armağanlar aldık. Belediyenin işlettiği bu kültür merkezinde iki genç kız çalışıyordu. Müge ve Özlem Kelişti, güler yüzleriyle çoğu işi yapıyorlardı. Çay, kahve pişirilmesi, masalara götürülmesi, ürünlerin pazarlanmasında katkıları büyüktü. Soyadları aynı olsa da akraba değillerdi.
Belküm’ün serin avlusunda otururken, Başkan Orpak, Buldan’ın tarihinden, burada yetişen ünlülerden söz ediyordu. Merkez Efendi aslında Buldanlıymış. Daha sonra Manisa’ya şeyh olunca oraya gitmiş. Tıp alanında çalışmaları varmış. Mesir macununu da o bulmuş. İsmet İnönü 4-5 yaşına kadar Buldan’da yaşamış. Ünlü hekim Behçet Uz da Buldanlıymış.
Başkan Mehmet Ali Orpak, bu bilgileri verirken gözleri ışıldıyordu. Nasıl da mutluydu böyle bir ilçede yönetici olmaktan. İlçeyi gezmeye başladık. Yoğun bir çalışma vardı. Başkan Olpak, geleceği düşündüğü gibi günümüzü de düşünüyordu. İlçenin altyapısını yeni baştan ele almış, yeni baştan yapılıyordu her şey. Gelecek on yıllara yapılan büyük hizmetti. Sadece altyapı değil, kentin görünümü de değiştiriliyordu. Aslına uygun olarak yapılıyor, aynı renk kök boyalarla boyanıyordu tadilat geçiren evler.
SAFRANBOLU VE ŞİRİNCE’Yİ ANDIRIYOR
Belli bir yüksekliğe gelince ilçenin görüntüsü hiç de yabancı gelmedi bana. Karşımda Şirince ve Safranbolu uzanıyordu sanki. Bunu kendisine de söyledim. “Hocam çok geziyorsunuz sanırım” dedi. Gezmeyi sevdiğimi söyledim. Görünüm olarak aynı olduklarını söyledi sevgili Başkan. İlçede ses seda yoktu, kuş sesleri dışında pek bir şey duymak olası değildi. Sessiz şehir için başvurduklarını söyledi. Bizler de hak verdik Başkan’a. Sessizliğin bir bulut gibi gezindiği, ilçenin üstüne çöreklendiğini gören, duyan herkes, “Buldan sessiz şehir olmayı hak ediyor” derdi. Her sokak inşaat alanıydı. Uzun süren izin alma aşamasından sonra hummalı çalışmalar da başlamıştı. Turizm mevsimine yetiştirmekti amaçları.
Buldan’da tarım, hayvancılık da yapılıyordu. Meyve, sebze satılan yerlerde yerli meyve, sebzeler görücüye çıkmıştı. Yerli tohumlarla üretim yapılıyormuş. Domatesler, salatalıklar görünümleriyle göz alıyordu. Erik, kayası, şeftali de biz buradayız, diye el sallıyorlardı.

GEZİLECEK O KADAR ÇOK YER VAR Kİ
İlçenin merkezine doğru gelirken, “Biz Buldan’dayız” dedirten manzaralar karşımıza dikiliyordu. Buldan dokumalarıyla yapılmış ürünlerin satış yerleri yan yanaydı. Günlerden pazardı, ilçe dışından gelenler alışveriş yapıyorlardı. Esnaf da Başkan’dan memnundu. “Daha bir tanınmaya başladık” diyorlardı.
Başkan Mehmet Ali Orpak, kültür ve sanata da ayrı bir önem veriyordu. Epey kültürel etkinlikler yapmışlar. Bizlerden de katkı sağlamamızı istedi. Elbette el verecektik, elinin değdiği yerlere güller diken Başkan’a. Gezilecek yerlerden bahsediyor söz arasında. Tripolis Antik Kenti, Yayla Gölü, Kestane Dersi, tarihi Buldan evleri, dokuma atölyeleri… Meraklıları için Han Winehouse’un yöresel mezeleri damak çatlatan cinstendi. Taze çağladan yaptıkları ezme bir başkaydı. Buzdolabında saklanan çağlalar yıl boyunca kullanılıyormuş. Ülkemizin tüm bölgelerinden gelen üzümlerle öyle şaraplar üretilmiş ki, şaşıp kalıyorsunuz.
BULDAN KEBABI YEMEDEN DÖNMEYİN
Mutlu olduğumuz bir gezi yapmıştık. Ayrılmak zorundaydık. Bazı çizer arkadaşların dönüş saatleri yaklaşıyordu. Başkan Orpak, “Kebap yedirtmeden bırakmam” dedi. Otelde kahvaltıyı sağlam yapmıştık. Kabul ettik, ilçenin parkına gittik. Az sonra elinde paketle bir kişi geldi. Paketin içinden pis gibi kokan simitler çıktı. Ayranlar söylendi. “Öyle lezzetli simit yememiştik” diyebilirim. Simide ilçede Buldan kebabı derlermiş. Oğlak, kuzu kebabından daha lezzetli gelmişti bizlere. Başkan, yayladaki alabalıkların lezzetini anlattı. Sebze yemekleri başka bir tattaymış. Üreticinin yerli tohumdan ürettiği sebze ve meyvelerin tadına doyum olmazmış.
Güngörmüş insan farklı oluyordu. Sohbet, espri, nüktelerle dolu olarak kebaplarımızı yemiş, ayranlarımız içmiştik. Başkan Mehmet Ali Orpak, gönül insanıydı. Gülmeyi seven biriydi. Muhabbeti de seviyordu. Böyle insanları, yöneticileri halkımız daha bir seviyordu…
Fırının yerini sorduk. Dönüşte Buldan kebaplarını alarak Denizli’ye doğru yola koyuluştuk… Dönüşte hafif bir hüzün bulutu yüreğimize dolanmıştı. Ayrılık hüznüydü bu. Güzellikten, sessizlikten, doğaldan, mavi sarıya kök boyayla boyanmış yapılardan, dokuma kumaşı makine seslerinden, gülümseyen bir ilçe yöneticisinden, Buldan kebabından ayrılığın hüznüydü. Motor, makine, insan seslerinin yoğunlaşıp kulakları esir aldığı yere doğru yol alıyorduk.





