İyi liderliğin cinsiyeti olduğuna inanmıyorum

Hayatın tadını acele etmeden, hakkını vererek çıkaranlar için lüksün tanımı çoktan değişti.

Bu ay, bu yeni ve rafine dünyayı en zarif haliyle yaşayan, yaşatan ve ona ‘Hayalim’ yani ‘Monreve’ adını veren ilham verici bir kadınla, Merve Arkas’la bir araya geldik.

Merve Hanım, dışarıdan bakıldığında başarıları ve zarafetiyle hayranlık uyandıran bir iş insanı.

Ancak onun dünyasına adım attığınızda sizi karşılayan asıl şey, hiç bitmeyen öğrenme merakı ve hayata duyulan çocuksu heyecan.

O, kurduğu otelleri ya da restoranları sadece birer konaklama ve gastronomi noktası olarak görmüyor.

Tüm bu yerleri hafızalarda yer edecek birer yaşam biçimi olarak tasarlıyor.

Lucien Arkas’la çıktığı ortak yolculuklardan, sanatı adımladığımız Art Monreve Travel rotalarına ve İtalya’da saygıyla korunan asırlık Tenuta Aliotti mirasına kadar her projede onun o çok sevdiğimiz detaycı, özenli ve samimi dokunuşu var.

O, iyi liderliğin cinsiyeti olmadığına inanıyor.

Ancak işin içine kadın sezgileri, estetik algısı ve insan ilişkilerindeki o derin hassasiyet girdiğinde, hizmet sektörünün nasıl rafine bir sanat eserine dönüştüğünü de en iyi kanıtlayan isimlerden biri.

Hayata bir keşif penceresinden bakan, her coğrafyanın ve her insanın hikâyesini dinlemeyi bilen Merve Arkas’ı her sabah yataktan kaldıran asıl tutku ise başarıdan ziyade üretmenin ve öğrenmenin kendisi.

Genel Yayın Yönetmenimiz İkbal Kaya, ağustos sayımız için İzmir Torbalı’daki Arkas Bağları’nda Merve Arkas’la bir araya geldi.

Telaşsız, samimi, kahve kokulu ve bol keşifli bir sohbete davetlisiniz.

Arkanıza yaslanın ve Monreve’in ‘rüya’ gibi dünyasında kaybolmaya hazır olun.

SANIRIM BENİ BEN YAPAN ŞEY HİÇ BİTMEYEN ÖĞRENME İSTEĞİ

* Merve Hanım, dışarıdan bakıldığında, başarıları, zarafeti ve girişimci ruhuyla hayranlık uyandıran bir portre çiziyorsunuz. Ancak tüm bu unvanların, projelerin ve yoğun temponun ötesinde kendi cümlelerinizle ‘Merve Arkas’ kimdir? Hayata hangi pencereden bakar, sabahları onu yataktan kaldıran asıl tutku nedir?

– Ben kendimi hiçbir zaman sadece bir iş insanı olarak tanımlamadım. Üretmeyi seven, merak eden ve öğrendikçe heyecanlanan biriyim. Sanırım beni ben yapan şey de bu hiç bitmeyen öğrenme isteği. Yeni bir ülkeye gittiğimde de tarihi bir yapının içinde yürürken de bir şefle mutfağında sohbet ederken de aynı heyecanı hissediyorum.

Hayata biraz keşfetme duygusuyla bakıyorum. Her coğrafyanın, her insanın ve her kültürün bize anlatacağı bir hikâyesi olduğuna inanıyorum. Dinlemeyi bilirseniz, o hikâyeler size yeni bakış açıları ve yeni fikirler kazandırıyor.

Sabah beni yataktan kaldıran şey ise başarıdan çok üretmenin kendisi. Bir projenin ilk fikrinden hayata geçtiği ana kadar geçen yolculuk beni inanılmaz motive ediyor. İnsanların bir mekândan mutlu ayrıldığını görmek, yıllar sonra yeniden gelmek istemeleri ya da “İyi ki burayı keşfetmişim” demeleri benim için en büyük ödül.

MONREVE; HAYATA BAKIŞIMI, SEYAHAT ANLAYIŞIMI VE MİSAFİRPERVERLİKTEN NE ANLADIĞIMI TAŞIYOR

* Monreve ismi ‘Hayalim’ anlamına geliyor ve içinde isminizi de barındırıyor. Bu markayı kurarken sadece bir iş modeli değil, aynı zamanda kendi dünyanızı da yansıttığınızı söyleyebilir miyiz? Monreve’in ruhu sizi ne kadar yansıtıyor?

– Aslında evet. Monreve hiçbir zaman yalnızca ticari bir marka olarak doğmadı. İçinde benim hayata bakışımı, seyahat anlayışımı ve misafirperverlikten ne anladığımı taşıyor.

Ben bir yere gittiğimde yalnızca güzel bir otelde kalmayı istemiyorum. O şehrin ruhunu hissetmek, yerel insanlarla bağ kurmak ve bulunduğum coğrafyanın hikâyesini anlamak istiyorum. Monreve’i oluştururken de hep bu duygunun peşinden gittik.

Bugün bir otel açarken de bir restoran tasarlarken de ya da yeni bir destinasyon geliştirirken de kendimize hep aynı soruyu soruyoruz: “Burası misafirde nasıl bir duygu bırakacak?” Çünkü insanlar güzel odaları, lezzetleri, hatta manzaraları unutabiliyor; ama kendilerini nasıl hissettiklerini unutmuyorlar. Bence misafirperverliğin gerçek değeri tam da burada başlıyor.

LÜKSÜN GELECEĞİNİN ÖZGÜNLÜKTE OLDUĞUNA İNANIYORUM

* İzmir’den Toskana’ya uzanan önemli bir turizm ve gastronomi ağı yönetiyorsunuz. Bir yanda Ege’nin sıcaklığı, diğer yanda İtalya’nın köklü tarihi… Sizin için kusursuz tatil ve konaklama anlayışı yıllar içinde nasıl değişti?

– Eskiden iyi bir konaklama deneyimini daha çok konfor ve hizmet kalitesi üzerinden tanımlardım. Bugün ise benim için asıl değer, bir yerin insanda bıraktığı histe saklı. Misafirin yalnızca güzel vakit geçirmesi değil, bulunduğu coğrafyayla gerçek bir bağ kurabilmesi çok önemli.

Ege’de de Toskana’da da beni etkileyen şey, insanların yaşam kültürünü doğal bir şekilde koruyabilmiş olmaları. İyi bir destinasyon, bulunduğu yeri taklit etmeyen, tam tersine onun karakterini görünür kılan yerdir. Biz de projelerimizi geliştirirken bulunduğumuz coğrafyanın kimliğini ön plana çıkarmaya özen gösteriyoruz. Çünkü lüksün geleceğinin standartlaşmada değil, özgünlükte olduğuna inanıyorum.

HAYALİM, İZMİR’İN KÜLTÜRÜ, SANATI, ARKEOLOJİSİ VE GASTRONOMİSİYLE DE ANILMASI

* ‘Art Monreve Travel’ projesiyle İzmir’in antik kentlerini ve sanat merkezlerini deneyim odaklı rotalara dönüştürüyorsunuz. Sizce Türkiye, sanatı bir turizm değeri olarak kullanma konusunda nerede duruyor? Sizin bu konudaki idealiniz nedir?

– Türkiye, kültürel miras açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Ancak bazen elimizdeki değeri anlatmak konusunda yeterince cesur davranmadığımızı düşünüyorum.

Bugün insanlar yalnızca yeni yerler görmek istemiyor, anlamlı deneyimler yaşamak istiyor. Bir antik kenti gezerken o dönemin hikâyesini dinlemek, bir sanat merkezini ziyaret ederken o kültürel üretimin parçası olmak ya da yerel gastronomiyi o coğrafyanın geçmişiyle birlikte deneyimlemek çok daha kalıcı bir etki yaratıyor.

Benim hayalim, İzmir’in sadece deniziyle değil; kültürü, sanatı, arkeolojisi ve gastronomisiyle de dünyanın önemli destinasyonlarından biri olarak anılması. Art Monreve Travel’ın çıkış noktası da tam olarak bu düşünceydi.

HİÇBİR ZAMAN KENDİMİ BAŞKALARIYLA KIYASLAYARAK İLERLEMEDİM

* Lucien Arkas gibi İzmir’in ve Türkiye’nin önde gelen isimlerinden biriyle hayatı paylaşırken, kendi markanızı ve vizyonunuzu oluşturma yolculuğunuz nasıl şekillendi?

– Bence insanın kimliğini zaman içinde yaptığı işler belirliyor. Elbette güçlü bir vizyonun parçası olmak insana çok şey öğretiyor. Farklı bakış açılarıyla düşünmeyi, uzun vadeli bakabilmeyi ve değer üretmenin sorumluluğunu hissediyorsunuz.

Ama aynı zamanda kendi yolunuzu da inşa etmeniz gerekiyor. Ben hiçbir zaman kendimi başkalarıyla kıyaslayarak ilerlemedim. Kendi hedeflerime, kendi hayallerime ve ortaya koymak istediğim işlere odaklandım.

Monreve’in bugün geldiği noktaya baktığımda beni en çok mutlu eden şey, insanların markayı kendi kimliğiyle tanıması. Bence bir girişimcinin en büyük kazanımı da bu.

GERÇEK MİSAFİRPERVERLİK GÖSTERİŞLİ OLMAKLA DEĞİL, ÖZENLİ OLMAKLA İLGİLİ

* İş dünyasında kadınların sezgisi, estetik anlayışı ve detaylara verdiği önem sizce hizmet sektörüne nasıl bir değer katıyor? Monreve’deki bu yaklaşımı nasıl tanımlarsınız?

– Ben meseleye kadın ya da erkek perspektifinden bakmıyorum. İyi liderliğin cinsiyeti olduğuna inanmıyorum. Ancak kadınların sezgilerinin, detaylara verdiği önemin ve insan ilişkilerindeki hassasiyetlerinin özellikle hizmet sektöründe önemli bir katkı sağladığını düşünüyorum.

Bizim işimizde misafir deneyimini oluşturan şey çoğu zaman büyük yatırımlar değil, ince düşünülmüş küçük ayrıntılar. Misafirin kendini nasıl hissettiği, nasıl karşılandığı ve ayrılırken aklında ne kaldığı…

Monreve’de de tam olarak bu yaklaşımı benimsiyoruz. Çünkü gerçek misafirperverlik, gösterişli olmakla değil, özenli olmakla ilgilidir.

İYİ BİR YATIRIM BULUNDUĞU YERE DEĞER KATABİLMEKTİR

* Toskana’daki ‘Tenuta Aliotti’ projesi bir Türk yatırımcı için oldukça cesur bir adım. Yüzyıllara uzanan bu mirası geleceğe taşırken sizi en çok heyecanlandıran şey nedir?

– Ben bu projeye hiçbir zaman ‘bir şey öğretmek’ duygusuyla yaklaşmıyorum. Tam tersine, önce anlamaya çalışıyorum. Çünkü böyle köklü bir mirasa sahip bir yerde yapılacak en büyük hata, bulunduğu coğrafyanın karakterini değiştirmeye çalışmak olur.

‘Tenuta Aliotti’ beni en çok, geçmişle gelecek arasında kurduğu bağ nedeniyle heyecanlandırıyor. Yüzyıllardır var olan bir yaşam kültürünü korurken, onu bugünün beklentileriyle buluşturabilmek çok kıymetli.

Bir Türk yatırımcı olarak farklı bir bakış açısı getirdiğimiz doğru. Ancak bu bakış açısının temelinde saygı var. Bana göre iyi bir yatırım yalnızca yeni bir yapı inşa etmek değil, bulunduğu yere değer katabilmektir.

İnsanlar yıllar sonra Tenuta Aliotti’yi ziyaret ettiğinde, oranın ruhunun korunduğunu hissediyorsa, bizim için en büyük başarı da bu olacaktır.

GERÇEK KALİTE KENDİNİ İSPAT ETMEYE İHTİYAÇ DUYMAZ

* Sessiz lüks ve rafine zevk denildiğinde akla gelen isimlerden birisiniz. Sizin için bir objeyi, bir yapıyı ya da bir tasarımı zamansız kılan temel unsur nedir?

– Benim için bir objeyi bir yapıyı ya da bir deneyimi zamansız kılan şey, yıllar geçse de değerini ve anlamını koruyabilmesidir. Bunu sağlayan ise gösteriş değil; oran, malzeme, işçilik, doğallık ve özenle kurulmuş bir denge. Gerçek kalite, kendini ispat etmeye ihtiyaç duymaz.

Lüksü de bu bakış açısıyla değerlendiriyorum. Bana göre lüks yalnızca sahip olunan şeylerle değil, kendinize ayırabildiğiniz zaman ve yaşayabildiğiniz anlamlı deneyimlerle ilgilidir. Bazen bağların arasında yapılan sakin bir yürüyüş bazen sevdiklerinizle paylaşılan uzun bir sofra ya da üretmeye zaman ayırabilmek en büyük lüks olabilir.

İşlerimizi de aynı anlayışla şekillendiriyoruz. Kısa süreli etkiler yaratacak trendlerin peşinden gitmek yerine, yıllar sonra da aynı hissi uyandıracak, bulunduğu yere değer katacak ve zamanla eskimeyecek deneyimler üretmeye çalışıyoruz. Bence zamansızlık da gerçek lüks de tam olarak burada başlıyor.

LUCİEN BEY’LE BİZİ ORTAK NOKTADA BULUŞTURAN ŞEY MERAK DUYGUSU

* Lucien Bey’le hem hayatı hem de üretmeyi paylaşıyorsunuz. Birlikte çıktığınız yolculuklarda en çok hangi konular üzerine konuşursunuz?

– Aslında hepsi… Yeni bir şehirde yürürken bir müzeyi konuşabiliyoruz, akşam yemeğinde tattığımız bir lezzetin hikâyesini tartışabiliyoruz ya da tarihi bir yapının neden hâlâ bu kadar etkileyici olduğunu uzun uzun değerlendirebiliyoruz.

Sanırım bizi ortak noktada buluşturan şey merak duygusu. İkimiz de yeni yerler keşfetmeyi, farklı insanlarla tanışmayı ve sürekli öğrenmeyi seviyoruz. Bu da ister istemez yaptığımız işlere yansıyor. Bazen en iyi fikirler planlı toplantılarda değil, birlikte çıktığımız bir yolculukta ya da hiç beklemediğimiz bir sohbet sırasında ortaya çıkıyor.

BAŞARI; SABIR, İSTİKRAR VE EMEKLE ÖRÜLEN UZUN BİR YOLCULUKTUR

* Bugün birçok genç girişimci hızlı başarıya odaklanıyor. Siz ise uzun vadeli ve kimliği olan markalar inşa etmeyi tercih ediyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda, kendi yolunuzu oluştururken sizi en çok hangi ilke yönlendirdi?

– Gençlere vereceğim en önemli tavsiye, her koşulda çalışmaktan, öğrenmekten ve kendilerini geliştirmekten vazgeçmemeleri olurdu. Başarı, bir anda ulaşılan bir hedef değil; sabır, istikrar ve emekle örülen uzun bir yolculuktur. Bu yüzden hiçbir zaman, “Ben oldum” demesinler. Çünkü gerçek gelişim, insanın her gün kendisine yeni bir şey katabilmesidir.

Hayatın hem iş hem de özel yaşam tarafında en büyük gücün kararlılık ve sabır olduğuna inanıyorum. Karşılarına çıkacak zorluklar karşısında pes etmek yerine mücadele etmeyi seçsinler. Attıkları her adımın, gösterdikleri her emeğin bir gün mutlaka karşılığını bulacağını unutmasınlar.

Ancak başarıyı yalnızca kişisel kazanımlarla ölçmemek gerekir. Asıl değerli olan, kendimizden sonra gelecek nesillere daha yaşanabilir, daha üretken ve daha güzel bir dünya bırakabilmektir. Çünkü hepimiz bu dünyadan sadece geçiyoruz. Önemli olan, ardımızda insanlara ilham veren, fayda sağlayan ve iz bırakan işler bırakabilmektir. Çünkü hayalleri olan, üreten ve cesaretle yoluna devam eden insanlar, geleceği şekillendiren insanlardır.

KALICI MARKALAR SADECE HİZMET SUNMAZ, HAFIZADA YER EDER

* Geleceğe dair en büyük hayaliniz nedir? Yıllar sonra ‘Monreve‘ dendiğinde insanların zihninde nasıl bir iz bırakmasını istersiniz?

– Ben Monreve’in yalnızca otelleriyle, restoranlarıyla ya da seyahat deneyimleriyle anılan bir marka olmasını istemiyorum. En büyük hayalim, insanların ‘Monreve‘ ismini duyduklarında akıllarına bir yaşam biçiminin gelmesi.

Yaşadığı coğrafyaya saygı duyan, kültürü görünür kılan, insanlara bulundukları yerle gerçek bir bağ kurma fırsatı sunan ve misafirlerine ilham veren bir marka…

Bence kalıcı markalar sadece hizmet sunmaz, hafızada yer eder. Eğer yıllar sonra bir misafir, “Monreve’de kendimi gerçekten iyi hissetmiştim” diyorsa, bizim için en anlamlı başarı budur.

Çünkü sonunda geriye kalan şey binalar ya da yatırımlar değil, insanların zihninde ve kalbinde bıraktığınız izdir.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir