Mutlu insanlar şehri

​Türkiye’nin en kuzey ucunda, haritada ince burun gibi Karadeniz’e uzanan bir şehir düşünün. Ama bu bildiğiniz Karadeniz şehirlerinden değil. Burası; hırçın dalgaların vurduğu ama insanların hep sakin kaldığı, tarihle doğanın iç içe geçtiği, ruhu olan bir coğrafya. Karşınızda Türkiye’nin ‘en mutlu’ şehri: Sinop.

​Sinop’un kökleri efsanelere dayanıyor. Rivayete göre şehri savaşçı kadınlar, Amazonlar kurmuş. Belki de bu yüzden Sinop’un sokaklarında hâlâ o güçlü, özgür ve vakur kadın ruhu hâkim. Şehrin meydanında sizi karşılayan Diyojen heykeli ise buranın felsefesini tek cümlede özetliyor: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” Fazlalıklardan arınmış, sade ama derin bir yaşamın başkentindesiniz.

​Karadeniz’in genel ‘tutucu’ algısını Sinop’un girişinde bırakın. Burası, sahil şeridine ‘Aşıklar Caddesi’ adını verecek kadar modern, insanların birbirine saygıyla gülümsediği bir hoşgörü adası. Akşamüstü güneş batarken bu caddede yürümek, denizin iyot kokusunu içinize çekmek ve balıkçı teknelerinin dönüşünü izlemek bir ritüel.

​​Şehrin sadece neşesi değil, hüznü de derin. “Anadolu’nun Alkatraz”ı olarak bilinen tarihi Sinop Cezaevi, surların ardındaki binlerce hikâyeyi fısıldıyor. Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin en stratejik radar üslerinden birine ev sahipliği yapmış olması ise şehrin jeopolitik önemini ve gizemli geçmişini hatırlatıyor.

‘GÖLGE ETMEYİN YETER’ DİYORLAR

​TÜİK verileri yıllardır Sinop’u “Türkiye’nin En Mutlu Şehri” ilan ediyor. Peki, nedir bu işin sırrı? Sinoplulara göre mutluluk azla yetinmekte değil, olanın tadını çıkarmakta saklı. Şehirde trafik lambası yok denecek kadar az, korna sesi duymak neredeyse imkânsız. Kimse bir yere yetişmeye çalışmıyor. Çünkü zaten olunabilecek en güzel yerdeler. Diyojen’in ‘gölge etme’ felsefesi, burada modern bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. Sinop sadece bir şehir değil, bir ruh hali. Mutluluğun, özgürlüğün ve mavinin en saf hali. Sinop’ta hayat, olması gerektiği gibi: Yavaş, huzurlu ve çok gerçek.

O DÖNEMİN ‘KÜÇÜK AMERİKA’SIYDI

Sinop’taki Amerikan Radar Üssü (halk arasındaki adıyla Radar), 1950’lerin sonundan 1992’ye kadar şehrin sadece coğrafyasını değil, adeta kaderini ve sosyal dokusunu değiştirmiş. O dönem Sinop, Karadeniz’in geri kalanından kopup adeta ‘küçük bir Amerika’ deneyimi yaşamış.

​Amerikalı askerlerin ve ailelerinin şehre gelişi, o dönemin muhafazakâr Anadolu kasabasında adeta bir devrim yaratmış. Amerikalı kadınların sokaklarda rahatça dolaşması, bisiklete binmesi ve sosyal etkinliklere katılması, Sinoplu hemcinsleri için bir model oluşturmuş. Bugün Sinop’un o meşhur modern ve özgürlükçü yapısının temellerinde bu dönemdeki ‘bir arada yaşama’ kültürünün payı büyük. ​Üs bünyesinde sinema salonları, bowling sahaları ve kulüpler açılmış. Amerikalıların kent merkezindeki eğlence mekanlarına ve lokantalara gitmesiyle Sinop, o dönem Karadeniz’in en renkli gece hayatına sahip şehirlerinden biri olmuş.​ Sinop sokaklarında ‘Hello, how are you?’, ‘Okey, ceket, money’ gibi replikler günlük hayatın parçası haline gelmiş. Birçok Sinoplu, üste çalışarak veya Amerikalılarla arkadaşlık kurarak İngilizce öğrenmiş. Sinop bugün bir turizm şehri ise bunun tohumları o dönemde atılmış. Gelen binlerce askerin konaklama ihtiyacı Sinop’ta ev pansiyonculuğunu başlatmış. Sinoplular evlerinin bir odasını Amerikalılara kiralamaya başlamış, bu da Karadeniz’deki ilk turizm hareketliliği olmuş.

TÜRKİYE’DEN ÇOK ÖNCE TANIŞTILAR

Sinop halkı; kot pantolon, yabancı sigara, viski ve çiklet gibi ürünlerle Türkiye’nin geri kalanından çok daha önce tanışmış. Üsten şehre sızan Amerikan malları yerel bir lüks tüketim pazarı oluşturmuş.

​​Amerikalılar, lojistik ihtiyaçları için şehre 10 kilometre mesafede bir havaalanı inşa etmişler. İnşaat sırasında ölen ve oraya gömülen bir eşek nedeniyle halk arasında adı uzun süre ‘Eşşek Havaalanı’ olarak kalmış. Bu tesisler, şehrin dış dünya ile olan fiziksel bağını da güçlendirmiş.

​Sinop o yıllarda bir ‘mahrumiyet bölgesi’ olmaktan çıkıp, rütbeli subayların ve yabancı ailelerin yaşadığı, kiralık evlerin kapışıldığı stratejik bir merkeze dönüşmüş. Bu durum Sinoplularda ‘dünya vatandaşı’ olma bilincini geliştirmiş ve Karadeniz’in o genel ‘kapalı toplum’ yapısının kırılmasını sağlamış.​

GİRİŞ VAR ÇIKIŞ YOK

Sinop Cezaevi sadece bir hapishane değil; surları, rutubeti ve içinde barındırdığı hikâyelerle adeta bir ‘hüzün müzesi’ gibi… Aslında bu devasa yapı, antik dönemden kalan bir iç kalenin üzerine inşa edilmiş. Surların tarihi M.Ö. 7’nci Yüzyıl’a kadar dayansa da kalenin zindan olarak kullanılması Selçuklular döneminde (1200’lü yıllar) başlamış. Yapının resmi bir cezaevine dönüştürülmesi ise 1887’de olmuş. 1999’da kapatılarak müzeye dönüştürülene kadar 112 yıl boyunca Türkiye’nin en korkulan zindanlarından biri olmuş. Üç tarafı denizle çevrili olduğu ve devasa surlarla korunduğu için buradan kaçmak imkânsız kabul edilmiş. Rutubet o kadar yüksekmiş ki, rivayete göre mahkûmların kıyafetleri hiçbir zaman tam kuramaz, demirler kısa sürede çürürmüş.

​KİMLER YATMADI Kİ?

​Sinop Cezaevi özellikle fikir suçluları ve edebiyatçıların zorunlu durağı olmasıyla meşhur. ​Sabahattin Ali, cezaevinin en bilinen ismi. O meşhur ‘Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma’ dizelerini buradaki hücresinde dışarıdan gelen dalga seslerini dinleyerek yazmış. Günümüzde, kaldığı oda müze olarak ziyaret edilebiliyor.

​Refik Halit Karay, sürgün hayatının bir dönemini burada geçirmiş. ​Necip Fazıl Kısakürek, bir dönem yolu Sinop zindanlarından geçen isimler arasında. ​Sinop’ta yattığına dair yaygın bir inanış olsa da Nazım Hikmet aslında daha çok Bursa, Çankırı ve İstanbul cezaevlerinde kalmış. Ancak Sinop Cezaevi’nin ağır havası onun şiirlerine de dolaylı yoldan konu olmuş. Kerim Korcan, Osman Deniz, Zekeriya Sertel gibi pek çok yazar, şair ve siyasetçi de yine bu surların ardında zorlu yıllar geçirmiş.

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ

Sinop sadece bir şehir değil, bir yetenek fabrikası gibi çalışmış. İşte, yolu Sinop’tan geçen veya bu topraklarda doğan o dev isimler:

* ​Sabahattin Ali: Her ne kadar Eğridere doğumlu olsa da en ölümsüz eserlerini (Aldırma Gönül, Kuyucaklı Yusuf’un bazı bölümleri) Sinop’ta kaleme almış ve ismi bu şehirle ebediyen bütünleşmiş.

* ​Sabahattin Eyüboğlu: ‘Mavi Anadolu’ kavramının mimarlarından yazar, çevirmen ve bilim insanı olan Sabahattin Eyüboğlu, Sinop’un Akliman köyünde doğmuş.

* ​Metin Akpınar: Türk tiyatrosu ve sinemasının efsane ismi Metin Akpınar, aslen Sinoplu. O meşhur zekâsı ve nüktedanlığında Diyojen’in topraklarından gelen o ince mizahın payı var.

​Ahmet Muhip Dıranas: Türk şiirinin zarif ismi, o meşhur ‘Fahriye Abla’ şiirinin yazarı.

* ​Hakan Ünsal: Türk futbolunun efsane sol beklerinden, Galatasaray ve Milli Takım’ın unutulmaz ismi Hakan Ünsal da Sinop’un gururlarından.

​* Rıza Nur: Cumhuriyet döneminin tartışmalı siyasetçilerinden, doktor ve yazar Rıza Nur da Sinoplu. (Hatta Sinop’ta onun adına bir kütüphane bulunuyor).

​‘NOKUL’ YEMEDEN SAKIN DÖNMEYİN!

​‘Sinop mutfağı’ denince durup bir düşünmek lazım. Sinop’a gelip de o meşhur Sinop Mantısı’nı (yarısı cevizli, yarısı yoğurtlu) yemeden dönmek olmaz. Ama asıl şölen denizden gelir. Karadeniz’in en taze palamudu, kalkanı ve lüferi burada, yerel balıkçı lokantalarında bir sanat eserine dönüşür. Bir de ‘nokul’ var ki, ona ayrı bir parantez açmamak büyük haksızlık olur. Eğer Sinop bir ‘koku’ olsaydı, kesinlikle fırından yeni çıkmış, taze çekilmiş ceviz ve mayalı hamurun birleştiği o büyüleyici ‘nokul’ kokusu olurdu. Sinop mutfağının başrol oyuncusu kabul edilen ‘nokul’, 3 farklı ruh haliyle sunuluyor. İster üzümlü-cevizli (klasik), ister kıymalı-soğanlı, ister ıspanaklı veya peynirli… Parmaklarınızı yiyeceğiniz garanti!

AMAZONLARIN KENTİ

​‘Sinop’ ismi, güzelliğiyle meşhur su perisi Sinope’den geliyor. Ama şehrin asıl karakterini vuranlar, savaşçı Amazon kadınları. Mitolojiye göre Sinop, bu korkusuz kadınların kurduğu bir merkezdi. Bugün Sinop sokaklarında kadınların sosyal hayattaki baskınlığı ve özgür duruşu, belki de binlerce yıl öncesinden gelen bu genetik mirasın bir yansıması.

KOTRANIN DA BAŞKENTİ

​Sinop’un sokaklarında yürürken vitrinlerde sizi selamlayan o minik zarif yelkenliler sadece birer hediyelik eşya değil, aynı zamanda sabrın ve denize duyulan aşkın ahşaba dökülmüş hali.

Sinop’ta kotracılığın (model gemi yapımı) doğuşu aslında yine o meşhur cezaevine dayanıyor. 1950’li yıllarda burada yatan mahkûmların boş vakitlerini değerlendirmek için ranzaların tahtalarından ve atık malzemelerden yaptıkları gemi maketleri zamanla bir sanat dalına dönüşmüş. Tahliye olan mahkûmların bu zanaatı şehirdeki ustalara öğretmesiyle kotracılık Sinop’un simgesi haline gelmiş.

MUTLAKA YAPIN

​Güneşin hem denizden doğup hem denizden battığı nadir yerlerden biri olan Sinop’ta akşamüstü limana inin. Balıkçı barınaklarının yanındaki kahvelerde bir tabureye oturun. Yan masadaki emekli bir kaptanın hikayelerine kulak misafiri olun. O an anlayacaksınız ki, Sinop’ta zaman saatle değil, dalgaların ritmiyle ölçülüyor.

BOYABAT KALESİ

Boyabat Kalesi, ilçenin bulunduğu Gökırmak Vadisi’nde, karşılıklı sarp iki kayalık tepeden biri üzerinde kurulmuş. Kale, kayaların doğal yapısına uygun şekilde inşa edilmiş. Kale bedenleri arasındaki kulelerin bazıları dikdörtgen, bazıları yuvarlak olarak yapılmış olup iç kısmında kulelere çıkan merdivenler yer alıyor. Kaleye giriş güneydoğu köşesinden büyük yuvarlak kulenin yanındaki küçük bir kapıdan sağlanıyor.

SİNOP KALESİ

M.Ö. 8’inci Yüzyıl’da bölgeye Milet’ten gelen göçmenler tarafından inşa edildiği düşünülen kale, 25 metreyi bulan yüksekliğiyle kentin iç limanına bakıyor. Kale; Roma, Bizans, Selçuklu, İsfendiyaroğulları Beyliği ve Osmanlı dönemlerini görmüş, birçok onarım ve genişletme işlemi geçirmiş. Sinop’un tarihi varlıklarının belki de en önemlisi olan kaleyi mutlaka görmeli, muhteşem deniz manzarasının keyfini çıkarmalısınız.

DİYOJEN VE İSKENDER

Kentin girişinde heykelini göreceğiniz antik çağların ünlü filozofu Diyojen, M.Ö. 412 yılında Sinop’ta doğmuş. Bu yüzden de antik kaynaklarda dahi ‘Sinoplu Diyojen’ adıyla biliniyor. Diyojen mutluluğun en basit biçimde yaşanarak bile elde edilebileceğini savunmuş ve yaşamını bir fıçıda geçirmiş. Klinik düşünceyi benimseyen filozofa göre doğaya en uygun yaşam hayvanların yaşamıdır. Diyojen’le ilgili anlatılan en ünlü hikayesi ise Büyük İskender ile arasında geçen diyalogdur. Başkalarının ‘sefillik’ olarak gördüğü yaşamına rağmen dünyanın pek çok yerinde ün yapan bu filozofu ziyaret eden Büyük İskender, başka insanların kendisinden korkuyla kaçışmasına rağmen hiç istifini bozmayan Diyojen’e, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” der. Diyojen, “Sen benim kölemin kölesisin. Çünkü dünya benim kölemdir, sen de dünyanın kölesisin” diye cevap verir. Diyojen’in bu yanıtı çok hoşuna giden İskender, kendisinden istediğini dilemesini söyler. Diyojen’in cevabı ise yaşam felsefesine uygundur: “Gölge etme başka ihsan istemem.”

SİNOP MÜZESİ

Bahçesinde tanrı Serapis’e adanmış olduğu düşünülen bir tapınağın kalıntıları da bulunan Sinop Müzesi’nde Hititlerden Osmanlı Dönemi’ne uzanan zengin bir tarihi parçalarını görebilirsiniz. Özellikle de Karadeniz’de bulunan amforalar, müzede sergilenen dikkat çekici eserler arasında yer alıyor. Yörenin geleneksel gündelik yaşam nesneleri ile tarihi halı ve yazmalarının da görülebildiği müzede, Bizans sanatının eşsiz örneklerinin yer aldığı bir ikona koleksiyonu da bulunuyor.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir