Allah Allah illallah, erler çıktı meydane; hepsi birbirinden merdane

Biri ak, biri kara, Mevlam her birine vere derman, çayırda kalsın harman. “Alta geldim” diye yerinme, “Üste çıktım” diye sevinme, alta gelirsen apış, üste çıkarsan yapış! Pehlivan, pehlivan! İste dermanını Mevla’dan, kesme ümidini dünyadan… Haydi yiğitler, vira bismillah!

Önce davulun tokmağı gönül teline vurur, sonra zurnanın o keskin, insanı yerinden sıçratan feryadı yükselir. Edirne Sarayiçi’nde hava ağırlaşır; sadece sıcakla değil, yüzyılların yükü, pehlivanın nefesi ve havada asılı kalan o keskin zeytinyağı kokusuyla… Bu sadece bir spor değil, bu toprağın ruhunun maddeye bürünmüş halidir.

PEHLİVANIN DUASI, ÇAYIRIN GURURU

Yağ kazanları kurulur, altın sarısı yağlar ibriklerden dökülürken asıl dönüşüm o an başlar. Yağ, deriyle buluştuğunda pehlivan artık sadece bir insan değildir. O; bir geleneğin taşıyıcısı, bir efsanenin ete kemiğe bürünmüş halidir. El kispete gider, meşin daralır, düğüm atılır. O düğüm sadece beli değil, bir yiğidin haysiyetini de tutar.

Cazgırın gür sesi meydanı inletir:

“Allah Allah illallah, erler çıktı meydana, hepsi birbirinden merdana…”

Bu sesle birlikte zaman durur. Pehlivan, peşrevine başlar. Toprağa diz vurur, göğsüne sertçe çarpar. Elini yere vururken sadece toprağı değil, kendi özünü de selamlar. Peşrev bir meydan okuma değil, bir tevazu gösterisidir. “Gücüm var ama haddimi bilirim” demektir.

KISPETİN TERLE, TOPRAĞIN YAĞLA SINAVI

Kollar birbirine kenetlendiğinde, o ilk ‘el ense’ çekildiğinde duyulan ses, bir ordunun çarpışması gibidir. Ter yağla karışır, vücutlar güneşin altında birer heykel gibi parlar. Tutacak yer yoktur, tutunacak tek şey iradedir. Rakibin oyununu sezmek, omuzun gücünü kalbin cesaretiyle birleştirmek gerekir.

Güneş tepede kavururken, Sarayiçi’nin çayırı bir satranç tahtasına dönüşür. Paça kazıklanır, tırpan atılır, künde kalkar… Her hamle bir şiir mısrası, her nefes bir destan cümlesidir. Başpehlivanlık kürsüsüne giden yol sadece kas gücünden değil, sabrın en saf halinden geçer.

665 YILDIR KESİNTİSİZ DEVAM EDEN GELENEK

Bu yıl 665’incisi düzenlenen Kırkpınar Festivali, 29 Haziran-5 Temmuz tarihleri arasında kutlanacak. Güreşler her zamanki gibi temmuzun ilk haftasında yapılacak. Asıl büyük çekişme ve başpehlivanlık finali ise 5 Temmuz Pazar günü gerçekleşecek. Siz de 665 yıldır sönmeyen bu ateşin bir parçası olmak, gücün en çıplak halini en centilmen tavırla izlemek, havada asılı kalan o zeytinyağı ve ezilmiş ot kokusunu ciğerlerinize çekmek istiyorsanız Edirne sizi bekliyor. Unutmayın ki; Kırkpınar sadece bir spor müsabakası değil, duyuların bayramıdır, bu toprağın ruhudur. Sözün özü: Atın iyisine ‘doru’, yiğidin iyisine ‘deli’ derler. Siz de bu deli yürekli yiğitlerin arasında, tarihin tam ortasında durmaya hazırsanız işte er meydanı. Allah Allah illallah…

(uygun yerlere)

Bir pehlivanın kıspeti manda derisinden yapılır ve yaklaşık 8-10 kilo ağırlığındadır. Ancak yağlandığı zaman bu ağırlık iki katına çıkar. Kıspeti giymek bir sanattır, ancak içinden çıkmak daha büyük bir sanattır.

Bir Kırkpınar haftasında er meydanında 2-3 ton sızma zeytinyağı tüketilir. Pehlivanlar sadece vücutlarını değil, birbirlerinin ellerini de yağlarlar ki, tutuş imkansızlaşsın, sadece teknik ve güç konuşsun.

İyi bir baş cazgır çayıra çıkan yüzlerce pehlivanın sadece adını değil; memleketini, ustasını, hangi boyda güreştiğini ve en meşhur oyununu ezbere bilir. Mikrofonu eline aldığında kâğıda bakmadan yaptığı o manzum sunumlar, dünyanın en uzun canlı performanslarından biridir.

Yiğit olan rakibini yenen değil, öfkesini yenendir.

Burada sadece bir şampiyon seçilmez, burada bir asalet tazelenir.

KENDİ 1.5 KİLO AMA MANEVİ YÜKÜ ÇOK BÜYÜK

Kırkpınar’da her pehlivanın rüyasını süsleyen, uğruna bir ömür boyu ter dökülen o en büyük ödül ‘altın kemer’dir. Bu sadece değerli bir maden değil, pehlivanlık makamının tacıdır. Altın kemer sahibinin sadece belini değil, karakterini de tartar. Bu kemeri takan kişi 1 yıl boyunca Türkiye’nin en güçlü adamı sıfatını taşır, ama ebedi sahibi olan Sarayiçi’nin duvarlarına adını kazır.

ÜST ÜSTE ÜÇ KEZ KAZANAN ALIYOR

Kemerin en can alıcı kuralı şudur: Bir başpehlivanın kemerin ebedi sahibi olabilmesi için üst üste 3 yıl başpehlivan olması gerekir. Eğer pehlivan 2 yıl üst üste kazanıp 3’üncü sene kaybederse, kemer belediyeye iade edilir ve süreç sıfırdan başlar. Kırkpınar’ın yüzyıllara dayanan tarihinde bu zorlu şartı yerine getirip kemeri evine götürebilen çok az isim var. Bunlardan ilki Ordulu Mustafa Bük. Bük, 1966-1967-1968 yıllarında üst üste şampiyon olarak altın kemerin ebedi sahibi oldu. Karamürselli Aydın Demir, 1976-1977-1978’de; Denizlili Hüseyin Çokal, 1982-1983-1984’te üst üste şampiyon olarak altın kemeri kazanan diğer iki isim. Bir isim var ki, onun başarısı dillere destan. Karamürselli Ahmet Taşçı, altın kemeri 2 kez ebedi olarak (1990-1991-1992 ve 1995-1996-1997) kazanan tek başpehlivan. Burada bir parantez açmak gerekirse, altın kemeri ilk kuşanan ise İbrahim Karabacak, yıl 1960.

22 AYAR ALTINDAN İMAL EDİLİYOR

Kemer yaklaşık bin 400-bin 500 gram ağırlığında, 22 ayar altından imal ediliyor. Üzerinde genellikle Kırkpınar’ın simgeleri olan pehlivan figürleri, Edirne’nin sembolü Selimiye Camisi motifi ve Edirne Büyükşehir Belediyesi’nin amblemi bulunuyor. Manevi değeri paha biçilemez olsa da maddi değeri de bugünün piyasasında oldukça yüksek. Kemer sadece bir ödül değil, aynı zamanda o yılın ‘Türkiye Cumhuriyeti Başpehlivanı’ olduğunuzun tescili. Kemer kuşanan pehlivan, gittiği her yerde en baş köşeye oturtulur ve 1 yıl boyunca bu onuru temsil eder.

KIRKPINAR’IN ‘EN’LERİ

* En çok üst üste kazanan: Kel Aliço, tam 26 yıl boyunca başpehlivanlık unvanını kimseye kaptırmayarak kırılması imkânsız bir dünya rekoruna imza atmıştır. (Altın kemer uygulaması o dönemde yoktu.)

* En yaşlı başpehlivan: Artık yaşlandığını düşünerek inzivaya çekilen Kel Aliço, çırağı Koca Yusuf’un başarısını görünce dayanamayıp 70 küsur yaşında tekrar çayıra çıkmış ve onu pes ettirmiştir. Bu; er meydanının yaşa değil, tecrübe ve yüreğe baktığının kanıtıdır.

* En genç başpehlivan: Modern dönemde er meydanının tozunu attıran Ahmet Taşçı, sadece gücüyle değil, istikrarıyla da iki kez altın kemerin ebedi sahibi olmuştur.

* En uzun süren güreş: 1962’de Adalı Halil ile Kurtdereli Mehmet arasındaki güreş tam 5 saat sürmüştür. O dönemde yenişme olmayınca hakemler güreşi ertesi güne bırakmışlardır.

* En kalabalık katılım: Her yıl kendi rekorunu kıran Kırkpınar, son senelerde 2 bin 500’den fazla pehlivanın katılımıyla dünyanın en büyük spor organizasyonlarından biri olma unvanını pekiştirmiştir.

İSİMLERİ ÇAYIRLA

ÖZDEŞLEŞENLER

Onlar sadece güreşmediler, bir milletin ‘pes etmeme’ iradesini kispete sığdırdılar. Onların hikayesi, bugün o çayırda el ense çeken gencecik bir pehlivanın kulağına fısıldanan en büyük motivasyondur.

* Koca Yusuf: ‘Cihanı titreten Türk’ sıfatını boşuna almadı. Amerika’dan Avrupa’ya kadar dize getirmediği rakip kalmayan Koca Yusuf, Kırkpınar’ın o sarsılmaz ruhunu dünyaya ezberleten adamdır. Onun heybeti bugün hâlâ Sarayiçi’nde esen rüzgârda hissedilir.

* Adalı Halil: ‘Edirne denince akla gelen ilk pehlivan’ sıfatını hak eden, centilmenliğiyle nam salmış, Koca Yusuf’un en büyük rakibi ve dostuydu. Pehlivanlığın sadece kas değil, bir ahlak meselesi olduğunu gösteren dev isim kabul edilir.

* Kurtdereli Mehmet Pehlivan: Ata’mızın, “Seni cihana ün salmış bir Türk pehlivanı olarak tanıdım” dediği, güreşirken arkasında tüm Türk milletinin kuvvetini hissettiğini söyleyen asalet timsali olarak bilinir.

* Kel Aliço: Kırkpınar tarihinde 26 yıl üst üste başpehlivan olarak kırılması imkânsız bir rekorun sahibidir. Sertliği ve dayanıklılığı ile tanınır.

* Hüseyin Akbaş: Güreşin sadece kuvvet değil, bir zekâ oyunu olduğunu kanıtlayan dünya ve olimpiyat şampiyonu efsanemiz.

* Seyfettin Selim gibi isimler, bu geleneğin maddi-manevi yükünü sırtlayan, ‘Ağalık’ makamını Kırkpınar’ın ayrılmaz bir parçası haline getiren figürlerdir.

* Şükrü Kayabaş: Kırkpınar’ın sesi. Meşhur salavatları ve pehlivanları takdim edişindeki o gür ses, Sarayiçi’nin ruhudur.

KIRMIZI DİPLİ MUM RİTÜELİ

Kırkpınar’da her şey bir ritüelle başlar. Eskiden, teknoloji bu kadar gürültülü değilken, Kırkpınar Ağası tarafından şehrin ileri gelenlerine, pehlivanlara ve hatırı sayılır dostlara bir haberci gönderilirdi. Avucunun içinde sakladığı şey ise sıradan bir mum değil, alt kısmı kırmızıya boyanmış bir kırmızı dipli mumdu. Bu mumun anlamı şuydu:

“Seni en içten duygularımla Er Meydanı’na, yiğitlerin savaşına davet ediyorum. Yerim yurdum sana açıktır.” Bugün bile halk arasında kullanılan, “Beni kırmızı dipli mumla mı çağırdın?” deyimi, bu asil ve zahmetli davetten gelir. O mumu alan pehlivan bilir ki, o yıl çayırda sadece kendi bileği değil, onu çağıranın onuru da yarışacaktır.

ER MEYDANI’NIN ÖTESİNDE YAPILACAKLAR

* Mimar Sinan’ın, “Ustalık eserim” dediği Selimiye Camisi’nin kubbesi altında durup o eşsiz akustiği ve ters lale motifinin gizemini hissedin.

* Yanında bol köpüklü ayran ve o meşhur acı süs biberiyle gerçek Edirne ciğerini yerinde deneyin.

* Tunca ve Meriç’teki eski köprülerin üzerinde yürüyüp nehir kenarında demli bir çay içerek güneşin batışını izleyin.

* Tarihi Ali Paşa Çarşısı’nın serinliğinde yürürken kokulu meyve sabunlarından (misk sabunu) ve aynalı süpürgelerden alın.

* Şehrin asırlık tatlıcılarından (Arslanzade veya Keçecizade) taze badem ezmesi ve Kavala kurabiyesi almadan sakın dönmeyin.

* Osmanlı döneminde su sesi ve müzikle tedavi yapılan II. Bayezid Külliyesi’ni (Sağlık Müzesi) gezip tarihin şifalı yanına tanıklık edin.

* Sarayiçi’nde kan ter içinde mücadelesini bitirmiş bir pehlivanın yanına gidip o samimi er meydanı selamını verin.

Paylaş

REKLAM ALANI

POPÜLER HABERLER

REKLAM ALANI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir