Londra’nın yaz takvimi Wimbledon’la açılıyor. Şehrin gri havası bir anda yerini çim kokusuna, beyaz kıyafetlere, çilek ve krema tabaklarına bırakıyor. Turnuvayı izlemek için biletiniz olmasa bile Wimbledon’a gitmek için çok geç değil! Çünkü burası yalnızca bir spor organizasyonu değil, başlı başına bir seyahat deneyimi. Merkezden trenle kısa bir yolculukla ulaştığınızda sizi karşılayan şey sadece kortlar değil, Londra’nın en zarif yaz sahnesi oluyor.
KÜÇÜK KASABA, BÜYÜK TURNUVA
Ben Wimbledon’ı en çok bu yüzden seviyorum. Bir yanda dünyanın en prestijli tenis turnuvası, diğer yanda küçük bir İngiliz kasabasının sakinliği… Southfields ya da Wimbledon istasyonundan çıktığınız anda sokaklar sizi yavaşlamaya davet ediyor. Wimbledon Village’ın vitrinleri, turnuva ruhuna göre süslenmiş kafeleri, çiçeklerle bezeli sokakları ve her köşeden yükselen heyecan burayı bir spor alanından çok açık hava festivaline dönüştürüyor.

KORTLARIN DIŞINDAKİ ATMOSFER
Turnuvanın en güzel tarafı, seyirci olmasanız bile atmosferin içine kolayca karışabilmeniz. Turnuva dışında çevredeki publar, restoranlar ve kafeler yazın dolup taşıyor. Bir masaya oturup klasik bir fish and chips ya da iyi hazırlanmış bir burger sipariş ettiğinizde yan masada bir koç, birkaç sıra ötede bir sporcu görmek Wimbledon’da hiç de şaşırtıcı değil. Benim için bu, seyahatin en keyifli anlarından biri. Şehrin ritmini, yerel lezzetlerle birlikte yakalamak.
ÇİLEK VE KREMANIN ÇOK ÖTESİ
Elbette, Wimbledon denince akla ilk gelen tat, çilek ve krema. Ama bölgenin mutfak sahnesi bunun çok ötesinde. Fransız bistrolarından İtalyan restoranlarına, Uzak Doğu mutfağından Tayland lezzetlerine kadar geniş bir yelpaze var. Özellikle turnuva günlerinde rezervasyon yaptırmadan masa bulmak neredeyse imkânsız. Bu yüzden Wimbledon’a gitmeyi planlayanlara tek tavsiyem şu: Spontane olun ama aç kalmayın, iyi bir masa için birkaç gün önceden yer ayırtın.
THAI THO’DAN IVY’E LEZZET ROTASI
Benim favori duraklarımdan biri, sporcuların da uğrak yeri olan Thai Tho. Wimbledon’ın o kendine özgü koşturmacası içinde bir tabak acılı karides ve basmati pilavı insanı bir anda yerine oturtuyor. Bir başka gün kahvaltı için Gail’e uğrayıp güne sakin başlamak da mümkün. Daha hafif bir şeyler isteyenler için salata ve sandviç seçenekleri sunan kafeler, turnuva temposuna ayak uydurmak isteyen gezginler için ideal.
VİTRİNLERDEN SOKAKLARA YAŞAM
Wimbledon’ı özel kılan bir başka detay da çevresindeki yaşam. Wimbledon Hill Road boyunca uzanan restoranlar, kafeler ve butik dükkânlar turnuva boyunca adeta yarışa giriyor. Her yıl en iyi vitrin süsleme ödülü için hazırlanan dekorlar bölgeye ayrı bir neşe katıyor. Sokakta yürürken tenis topları, raketler ve beyaz-gümüş detaylarla süslenmiş vitrinlere rastlamak buranın sadece bir spor merkezi değil, aynı zamanda yaratıcı bir mahalle olduğunu hatırlatıyor. Turnuva sonrası gittiğinizde de aynı heyecanı hissedebiliyorsunuz.
TENİS MOLASINA BİNİCİLİK EKLEYİN
Biraz daha farklı deneyim arayanlar için Wimbledon Village Stables da güzel bir sürpriz. İngiltere’nin en eski binicilik okullarından biri olan bu yerde kısa dersler alabilir ya da at sırtında çevreyi keşfedebilirsiniz. Tenis heyecanının ortasında böyle bir kaçış, Wimbledon seyahatine beklenmedik bir zarafet katıyor. Turnuva zamanı maç sonrası bir pub’da canlı müzik dinlemek ise günün finali gibi… Ama yazın sezon boyunca publarda canlı müzik dinleyebilirsiniz.
PEKİ, ASIL BÜYÜ NEREDE SAKLI?
Wimbledon’ın asıl büyüsü belki de tam burada yatıyor. Dünyanın en eski ve en prestijli tenis turnuvası olmasına ve sahipliği yapmasının ötesinde, ziyaretçisine Londra’nın yazını en rafine haliyle yaşatması… Bir kültürün, bir şehrin ve bir yaz geleneğinin içine giriyorsunuz.
Bu yüzden benim için Wimbledon, Londra seyahatinin en unutulmaz duraklarından biri. Biletiniz olsun ya da olmasın birkaç saatliğine bile uğrasanız size bir şey bırakıyor: çim kokusu, zarif bir kalabalık, iyi bir yemek, belki bir bardak şampanya ve kesinlikle güzel bir hikâye. Seyahat yazılarında en sevdiğim şey de bu zaten bir yerin haritasını değil, ruhunu anlatabilmek. Wimbledon da tam olarak bunu yapıyor.
Turnuva zamanına denk gelmezseniz bile mutlaka Londra’ya geldiğinizde uğramanızı tavsiye ederim. Merkezden trenle sadece 20 dakika. Victoria istasyonundan trenle ulaşımı çok kolay. Dünya mutfakları da elinizin altında.





