Londra’da bir bahar hafta sonu: Yürüyerek yaşanan bir şehir
Hayatımın büyük bölümü yollarda geçiyor. Seyahat benim için bir kaçış değil, bir yaşam biçimi. Yıllardır seyahat ve gastronomi üzerine yazıyorum; şehirlerin sokaklarını, pazarlarını, restoranlarını ve insanlarını anlatmak hayatımın doğal bir parçası oldu. Son 20 yılda neredeyse hiçbir yerde 10 günden fazla kalmamışım. Bu, birçok kişiyi şaşırtıyor olabilir. Arkadaşlarım bazen beni izlerken yorulduklarını söylüyorlar ama benim ritmim bu ve valizim çoğu zaman hazır. Belki de bu yüzden yıllar içinde kendime ait bir cümle oluştu. Seyahatin bana öğrettiği basit ama derin bir gerçek: “Ne kadar uzağa gidersen, kendine o kadar yaklaşırsın.”
BİRAZ SEVGİLİ GİBİ SEVİYORUM
Tam 26 yıldır hayatım üç şehir arasında akıyor: Urla, Londra ve New York. Her biri bana başka bir ritim verdi, başka bir bakış açısı kazandırdı. Ama itiraf etmeliyim ki, Londra’nın bende yeri her zaman biraz farklı oldu. Londra’yı biraz sevgili gibi seviyorum. Bazen mesafeli, bazen sürprizlerle dolu ama her zaman kendine çeken bir şehir. Belki de bu yüzden burada yaşarken bile bir turist edasında her gün onu yeniden keşfediyormuş gibi hissediyorum.
Bahar Londra’yı sevmek için en güzel mevsimlerden biri. Kışın gri tonları yerini yumuşak bir ışığa bırakır, parklar çiçek açar, şehir bir anda nefes almaya başlar. İnsanlar sokaklara çıkar, kafelerin önündeki masalar dolmaya başlar ve Londra’nın o ağırbaşlı ritmi hafifçe hızlanır. Her mevsimde seviyorum Londra’yı ama bahar da bir başkadır. Londra’nın en sevdiğim tarafı ise şu: Bu şehir gerçekten yürüyerek yaşanabilir. Her gün her yere kaç bin adım attığımı hatırlamadığım günlerim oluyor. Merkezde konakladığınızı düşünün; sabah otelden çıktığınızda metroyu, taksiyi ya da trafiği düşünmeden sadece yürüyerek bir gün içinde Londra’nın ruhunu hissedebilirsiniz.
ÖNCE KAHVALTI, SONRA KEŞİF
Benim ideal Londra günüm genellikle zarif bir kahvaltıyla başlar. Piccadilly’deki ‘The Wolseley’ bu konuda klasik bir adrestir. Yüksek tavanları, siyah beyaz zemini ve eski Avrupa zarafetini taşıyan atmosferiyle sanki başka bir zamana adım atmış gibi hissedersiniz. Burada klasik İngiliz kahvaltısını denemek bir ritüel gibidir. Kızarmış yumurta, mantar, sosis, bir dilim dost ve yanında güçlü bir İngiliz çayı… Basit ama kusursuz.
Kahvaltıdan sonra güzel bir yürüyüşü hak edersiniz. Şehrin merkezinde bu kadar geniş parkların olması Londra’yı dünyanın birçok büyük şehrinden ayırır. Kısa bir yürüyüşle St. James’s Park’a ulaşabilirsiniz. Londra’nın en romantik parklarından biridir burası. Göletin üzerindeki küçük köprüden baktığınızda bir tarafta Buckingham Sarayı, diğer tarafta Westminster silüeti görünür. Baharda çiçekler açtığında park neredeyse bir tabloya dönüşür.
Yürüyüşünüze devam ettiğinizde Green Park’a geçersiniz. Burası daha sade ama Londralıların en sevdiği yerlerden biridir. İnsanlar çimlere uzanır, kitap okur, kahve içer. Şehrin hızlı temposu burada bir anda yavaşlar. Biraz daha ilerlediğinizde Hyde Park sizi karşılar. Hyde Park’ta yürümek bana her zaman Londra’nın nefes alışını hatırlatır. Sabah koşusu yapanlar, bisiklete binenler, göl kenarında oturan çiftler… Büyük bir metropolün ortasında bu kadar geniş bir doğa alanı olması hâlâ beni şaşırtır.
Bu yürüyüşün doğal bir durağı ise Buckingham Sarayı’dır. Sarayın önünde gerçekleşen muhafız değişim töreni Londra’nın en eski geleneklerinden biri. Kırmızı üniformalı askerler, siyah ayı postu şapkalar ve askeri bandonun ritmi… Turistik olsa da her izlediğimde Britanya tarihinin bir parçasını izliyormuş gibi hissederim.
Öğleden sonra ise rotayı Oxford Circus’a çevirmek iyi bir fikir olabilir. Oxford Street, Londra’nın alışveriş kalbidir. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar, mağazalar, sokak sanatçıları ve bitmeyen bir enerji… Ben çoğu zaman alışverişten çok insanları izlemeyi seviyorum. Londra belki de dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri ve bunu en iyi bu caddede görüyorsunuz. Bir kahve molası verip kalabalığı izlemek bile başlı başına bir şehir deneyimi.
HİNT YEMEĞİ YEMEDEN OLMAZ
Akşam olduğunda Londra’nın başka bir gücü ortaya çıkar: Dünya mutfağı. Bu şehirde neredeyse her ülkenin mutfağının en iyi örneklerini bulabilirsiniz. Ama Londra’ya gelip iyi bir Hint yemeği yemeden dönmek bana göre eksik kalır. Bu konuda benim favorilerimden biri ‘The Cinnamon Club’dır. Eski bir kütüphane binasında yer alan bu restoran, modern Hint mutfağının en zarif temsilcilerinden biridir. Baharatların dengesi, sunum ve atmosfer gerçekten unutulmaz bir akşam yemeği deneyimi sunar.
Londra’da bir gün aslında bundan çok daha fazlasını barındırır. Müzeler, galeriler, tiyatrolar, pazarlar… Ama bana göre bu şehri anlamanın en güzel yolu yürümektir. Sokakların ritmini dinleyerek, parkların içinden geçerek, bir köşede kahve içerek Londra size kendini yavaş yavaş anlatır. Bu yıl Londra’ya gelenlerin özellikle kaçırmaması gereken bir şey daha var. Buckingham Sarayı’ndaki özel kraliyet sergisi, ziyaretçilere sarayın kapılarını her zamankinden daha özel bir şekilde açıyor.
Kraliyet koleksiyonundan eserleri ve sarayın iç mekânlarını görmek Londra deneyimini bambaşka bir seviyeye taşıyor. Eğer programınıza ekleyebilirseniz mutlaka görülmesi gereken bir sergi.
KISA BİR KAÇAMAK İÇİN İDEAL
Belki de bu yüzden yıllardır Londra’ya her gelişimde aynı şeyi düşünüyorum: Bu şehir sadece gezilecek bir yer değil, yaşanacak bir şehir. Ve seyahat bana her zaman aynı şeyi hatırlatıyor: Ne kadar uzağa gidersen, kendine o kadar yaklaşırsın. Eğer uzun zamandır kısa bir kaçamak yapmayı düşünüyorsanız bahar ayları Londra için en güzel zamanlardan biri. Uçuşlar dolmadan, oteller pahalanmadan planınızı şimdiden yapmak iyi bir fikir olabilir. Bazen sadece bir hafta sonu bile insanın zihnini tazelemeye, ilhamını yenilemeye yeter. Valizinizi hazırlayın, yürüyüş ayakkabılarınızı alın ve kendinize küçük bir Londra hafta sonu hediye edin. Çünkü bazı şehirler vardır, insan oradan sadece dönmez.





