Hayatımın büyük bölümü yollarda geçiyor. Seyahat benim için hiçbir zaman sadece bir yer değiştirme olmadı, daha çok bir his değiştirme hali… Yıllardır şehirleri yazıyorum, sofraları anlatıyorum, sokakların ruhunu anlamaya çalışıyorum. Ama bazı şehirler var ki, onları anlatmak değil, hissetmek gerekiyor.
Paris benim için tam olarak böyle bir şehir. Londra’dan sonra kendimi en huzurlu ve en neşeli hissettiğim yerlerden biri. Belki de bu his çok daha eskiye dayanıyor. Paris’i ilk önce teyzemin hikâyeleriyle sevdim. Onun burada üniversite okuduğu yılları anlatırken gözlerinin içi gülerdi. Getirdiği Fransız parfümlerinin kokusu hâlâ aklımda. O kokular benim için hep Paris demekti. Daha görmeden tanıdığım bir şehir gibi…
Sonra hayat beni gerçekten buraya getirdi. Ve sonra bir şey daha oldu… Eşim Mehmet. Onun Fransız olması ve uzun yıllar Fransa’da yaşamış olması, Paris’i benim için bambaşka bir yere taşıdı. Aynı sokaklara onun gözünden bakmak, onun anılarıyla yürümek… Şehri sadece görmek değil, paylaşmak demekti. Belki de bu yüzden Paris’i her gelişimde biraz daha çok seviyorum.
BOŞLUKLARLA YAŞANAN BİR KENT
Yıllardır gidip geliyorum. Her seferinde başka bir yüzünü gösteriyor. Ama bu kez kendime bir söz verdim: Daha az gezeceğim, daha çok hissedeceğim. Paris’e dair en büyük yanılgı şu: Herkes her şeyi birkaç güne sığdırmaya çalışıyor. Louvre Museum, Eiffel Tower, müzeler, listeler, kuyruklar… Oysa Paris böyle bir şehir değil. Paris yapılacaklar listesiyle değil, boşluklarla yaşanır. Bu yüzden bu seyahatte kendime küçük bir kural koydum: Az gezeceğim, iyi yiyeceğim, bol yürüyeceğim ve şehri dinleyeceğim.
Konaklama için tercih ettiğim yerlerden biri Le Marais. Paris’in en doğru ritmi burada atıyor. Sabah kapıdan çıkıyorsunuz ve kendinizi dar sokaklarda, küçük butikler arasında buluyorsunuz. Bir anda karşınıza çıkan bir sanat galerisi ya da eski bir fırın… Şehir burada size program yapmıyor, sürpriz yapıyor.
İlk gün kendimi fazla yormadan başlıyorum. Öğle saatinde L’As du Fallafel’de hızlı ama tatmin edici bir başlangıç… Sonra küçük bir yürüyüş ve Carette’te bir kahve, Place des Vosges’a bakarak… İşte, tam o an Paris başlıyor. Akşam yemeğinde Chez Janou. Biraz gürültülü, biraz samimi, biraz da ‘gerçek’. Paris’in en sevdiğim tarafı bu: kusursuz olmaya çalışmıyor. Gece ise klasik bir ritüel: Seine River boyunca yürüyüş… Île Saint-Louis, Notre-Dame Cathedral… Hiçbir şey yapmadan yürümek. Modern dünyada en lüks şey bu olabilir.
OTUR, KAHVE İÇ, HİÇBİR ŞEY YAPMA
İkinci gün biraz daha Parisli hissediyorum. Sabah kahvaltısını L’Avenue’de yapıyorum. Biraz gösterişli, biraz Paris klasiği. Ama bazen insanın buna da ihtiyacı var. Sonra rotayı Montmartre’a çeviriyorum. Erken saatlerde gitmek şart. Sacré-Cœur Basilica’nın önünde durup şehre bakarken hep aynı şeyi düşünüyorum: Paris yukarıdan daha sade görünüyor, belki hayat da öyledir. Öğle yemeği için Pink Mamma. Biraz kalabalık, biraz Instagram ama hakkını vermek lazım: iyi… Öğleden sonra ise kendimi Saint-Germain-des-Prés sokaklarına bırakıyorum. Café de Flore, Les Deux Magots… Burada yapılacak tek şey var: Oturmak, kahve içmek, hiçbir şey yapmamak. Akşam yemeği Le Comptoir du Relais. Fransız mutfağının o klasik ama asla sıkmayan hali. Ve gece… Biraz abartı, biraz tarih, biraz gösteri: Moulin Rouge… Paris bazen tam da böyle olmalı.

LİSTEYİ KÜÇÜLT, ADIMLARI YAVAŞLAT
Üçüncü gün daha da yavaş. Sabah Du Pain et des Idées’den alınan bir kruvasan… Sonra Luxembourg Gardens’da yürüyüş. Kimse acele etmiyor, siz de etmiyorsunuz. Öğle ya da akşam için kendime küçük bir ödül: La Tour d’Argent… Evet, biraz klasik. Ama bazı klasikler sebepsiz klasik değil. Son akşam ise sade bir mutluluk: Le Relais de Venise L’Entrecôt. Tek menü, tek karar. Bazen hayatı kolaylaştırmak bu kadar basit.
Paris bana her gelişimde aynı şeyi hatırlatıyor: Bu şehir gezilecek bir yer değil, hissedilecek bir yer. Ve belki de en önemlisi şu: Hayat her şeyi görmekten ibaret değil.
Bazı şeyleri gerçekten yaşamak gerekiyor. Eğer kısa bir kaçamak planlıyorsanız listeyi küçültün, adımlarınızı yavaşlatın, kahvenizi uzatın. Çünkü Paris’te en güzel anlar, hiç planlamadıklarınız oluyor. Ve seyahat bana her zaman aynı şeyi hatırlatıyor: Ne kadar uzağa gidersen, kendine o kadar yaklaşırsın.





