Banu Ergut’un cesur dönüşüm hikâyesi

Avukatlıktan marangozluğa

Başarılı bir kariyer, prestijli plazalar ve yıllarca emek verilmiş bir meslek… Peki, ya bir gün tüm bunları geride bırakıp bambaşka bir hayata başlamaya cesaret edebilir misiniz? Banu Ergut tam da bunu yaptı…

Beyaz yakalı bir avukat olarak hukuk dünyasında başarılı bir kariyer sürdürürken, hayatının yönünü değiştiren radikal bir karar aldı. Cübbesini çıkarıp önlüğünü giydi, adalet aradığı mahkeme salonlarından ahşabın kokusuyla dolu bir marangoz atölyesine uzanan sıra dışı bir yolculuğa çıktı. Bugün tutkuyla yaptığı marangozluk yalnızca yeni bir meslek değil, aynı zamanda kendisini yeniden keşfetmesinin, cesaretin ve özgürlüğün de hikâyesi. Bu etkileyici değişim ve dönüşüm öyküsünü yaşadığı tüm kırılma anlarıyla kendi ağzından dinledik.

ÖNCE HUKUK, SONRA TARİH OKUDUM

* Banu Ergut kimdir?

– İzmirli, şehrine sadık, hayatı istediği şekilde yaşamayı seçmiş biriyim. İzmir Amerikan Koleji ’85 mezunuyum. 1991’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni, 2024’te de yine İstanbul Üniversitesi Auzef Tarih Bölümü’nü bitirdim. Niye tarih? Çünkü çok seyahat ettiğim bir dönemde bir sürü kitap almıştım, ülkelerin tarihleri, uygarlıklar ve kültürleri ile ilgili. Baktım bende tarih yok, ‘Bari okuyayım da bir iskelet yapı oluşsun aklımda’ dedim. Hukuk tahsilim hayat akışı içinde 3 yıllık bir mazi bıraktı. Çünkü babamla çalışmaya başlayıp ticaret hayatına girdim. Babam işini ortağına devretti, ben de başka projelere girdim. İnşaat ve dekorasyon sevdası o dönemde su yüzüne çıktı. Bir süre Konak Pier’in pazarlamasında bulundum. Tarihi bir binanın taş ve demir konstrüksiyonun yıpranmışlıklardan arındırılması bende çok iz bıraktı. Eskinin ve özellikle tarihi değeri olan bina ya da eşyaların yenilenmesi, bakımı ve bazen modifiye edilmesi benim için çok kıymetli.

ALAÇATI’YA YERLEŞTİM HAYATIM DEĞİŞTİ

SuperMagazinadminProfili düzenle

* Hukuk tahsili gördünüz ve yıllarca avukatlık yaptınız. Daha sonra avukatlık yerine marangozluğu tercih ettiniz. Marangozluk mesleğine nasıl gönül verdiniz?

– 2000’de profesyonel iş hayatını bıraktım. Annemin hastalanması ve kaybı, patili oğlum ‘Po’ o dönemdeki yaşama bakış açımı değiştirdi benim. Maaşlı iş, plazalarda 09.00-18.00 arası çalışıp Matrix bir yaşamın içinde olmak, o çarkın içinde mücadele vermek bana zulüm gibi gelmeye başladı. 2008’de Alaçatı’ya yerleştim. Burası taş ev cennetiydi. Küçük bir kasaba, karakterli evler, basit yaşam ve nefis bir doğa. 25 yıldır insanlar Alaçatı’yı kendilerine yaşam yeri olarak seçti ve kasaba günün taleplerine göre şekil değiştirdi. 20 yılda çok değişti buralar. Maalesef kasaba yaşamı kirlendi. Alaçatı’daki taş evler Akdeniz mimarisiyle şekillenmiş, zamanının Rum evleri planlamalarına sadık kalınarak yapılmış eski ve yeni binalardan oluşuyor. 1997’de başladığım tadilat, dekorasyon, mobilya işlerinde genellikle bu mimariye uygun olduğunu düşündüğüm mobilyaları imal ederken ahşaba gönül verdim. Masif üretimlerin ve masif ahşap parçaların imalat aşamalarında hep atölyede oldum. Karabağlar’dan eve 02.00-03.00’te döndüğüm yıllarım oldu. Yaptığım işler ‘kullan at’ modeli olmadı hiçbir zaman. Ahşap yaşanmışlıktır, doğadır, doğaldır. Çok uzun yıllar yaşamın tanığı olabilir güzel bakılırsa. Günümüz şartlarında kaliteli ahşap bulabilmek, ağacın çeşitlerinin de doğanın yok edilmesiyle sınırlanması bu mesleği zorlayan faktörler. Kendi yaptığım işi, mekanları sahipleriyle özdeşleştirmek, uyumlamak ve evleri daha kaliteli ve sürdürülebilir kılmak olarak özetlersem yanlış olmaz. Şu an bu işi çok seviyorum.

TALAŞ TOZU VAR YA, NEFİS BİR KOKU

* Marangozluk bir kadın için zor mu?

– Benim yaptığım marangozluk sayılmaz sanırım. Meslek okulunu bitirmemişsen zaten makineleri kullanamazsın. Ustalarımla imalatın projelendirme, uygulama, zımpara, cila, oyma vs. aşamalarında beraber çalışırım. Atölyedesin neticede, o talaş tozunu yutuyorsun. Nefis bir koku o işte. Yaptığım işe genellikle duygusal yaklaşan biri oldum hep. Duygu değil mantıkla düz yürürseniz, o zaman yine her şey sistematik ilerler. Mühendislik ve teknik zorunluluklar haricinde hiçbir işin standart kurallar içinde kalmasını sevmedim ben. Yaratıcılık kural tanımamalı. Başkalarının aklına gelmeyen, normali olmayan şeyler sizin elinizde yaşama uyarlanırsa o iş farklı olur. Hayata bakışım da böyle biraz. Elinde olanı en iyi şekilde, seni mutlu edecek şekilde nasıl kullanabilirsin? Atölyede kadın farkı burada başlıyor biraz. Erkek yaklaşımı ve kadın yaklaşımı evin kullanımına göre çok farklılık gösteriyor. Bir kadın eşyada neyin ön plana çıkmasını isterse o detay geliştirilir. Çoğunlukla insanların bunu ayrıştıracak vakti ya da ifade yetisi olmayabiliyor. Ben bu noktada müşterinin yaşam biçimi, giyim tarzı, mutfak kültürü gibi özelliklerini mobilyaya ya da dekorasyona aktarabiliyorum. Hayat daha kolay akıyor o zaman. Yeter ki, marangoz ustaları ve atölyeler sizinle aynı frekansı ve ustalığı yakalayabilsin. Artık her şey çok zor. Ucuz malzemeli, fabrikasyon tek düze işler, işçiliksiz seri imalatlar, maalesef masif işçilikleri çok azınlıkta bırakıyor bu dönemde.

ÖNEMLİ OLAN EVİN SAHİBİNİ YANSITMASI

* Mekanları yenilerken ne hissediyorsun?

– Sahibi değişmemişse evin yıpranmış kısımlarının yenilenmesinde tazelik, eşyalarının değişmesinde hayatın o mal sahibine kattıklarının tezahürü olgunluk, eski tarz modern ise daha güncel daha modaya uygunluk… Yeter ki, eskinin taşıdığı her türlü negatif enerjiden bağımsızlaşsın ev. Benim için önemli olan evin sahibini yansıtmasıdır. Ama bu bir görgü, kültür meselesi. Tanımadığım, geçmişini, yaşamını bilmediğim kimseye iş yapmadım şimdiye kadar. Mekân ticari ise başka, ev ise bambaşka yaklaşırım. Günümüzde maalesef para çok el değiştirdiği için, insanlar evlerini galeri gibi döşüyorlar. Teknik ve tasarım olarak bakıyorsun ev nefis ama içinde yaşayanlara bakıyorsun kültürü görgüsü bilgisi ve yaşamı alakasız. Evler vitrin gibi, 5 yıldızlı otel odası banyosu gibi ama aidiyetsiz. İnsanların görgü ve kültür birikimlerini yansıtabildiğim ölçüde mutlu oluyorum diyelim. 20 yıl evvel yaptığım işlerle bugün yaptıklarımın arasında bakış açısı farkı büyük. Eklektik tarzı seviyorum. Yeter ki, evde yaşayacak olanlar kendilerini çok rahat ve rahimde gibi hissetsinler. Hem sıfır kilometrede, saf ve taze hem de tüm yaşanmışlıkların kodlarıyla donanımlı. Gidilen seyahatlerden toplanan anılar, fotoğraflar, özellikle sanat eserleri, renk yansımaları ve kişisel tarzlar benim için artık dekorasyonun çıkış noktaları. Karşımdaki insana, tercihinin yaşamını ya da üslubunu yansıtmadığını ya da hafif kaldığını ya da klişe bir vitrin olduğunu ifade etmek de kolay olmuyor. Israrcı olduğunda da senden hiç hoşlanmıyorlar. Bazen eşler uyumsuz oluyor, o işte en fenası. ‘Aman ne istiyorlarsa onu yap geç’ demek de bana ters. Mutlu edebildiğim kadar mutlu oluyorum aslında yenilemelerde. Yeter ki, beraber ortak müşterekte buluşalım. Hayatta herkes birbirinden bir şeyler öğreniyor zaten. Ben de bazen esnemeyi öğreniyorum sanırım.

SEVDİĞİN BİR YEŞİ YAPMAK BÜYÜK HAZ

* Gönlünüzdeki meslek size neler kattı?

– Yaşam biçimini değiştirdiğinde gönlündeki meslek ya da üretim tarzını da değiştirebiliyorsun. Profesyonel iş hayatını bırakmak, para kazanmayı, yaratmayı, üretmeyi bırakacaksın demek değil. Kalıplardan özgürleşip üretmeye yöneldiğinizde yapabileceğiniz iş aklınıza ve önünüze geliyor bir şekilde. Bu tek bir sektör olmak zorunda değil. Mesela seyahat edip ülkemin hiç gitmediğim yerlerini gezdiğimde kendime bir söz verdim. ‘Mardin, Midyat, Urfa, Antep, Nemrut, Halfeti, Harran vs. şehirlerimi ve kültürlerini arkadaşlarıma yaşatacağım ve görmelerini sağlayacağım’ dedim ve turlar düzenledim. 3 yıl 11 kez çevremi götürdüm Mardin ve ‘bereketli hilal’ dediğimiz coğrafyaya. Ondan sonra tarih okuyup ikinci üniversiteden mezun oldum zaten. Bunun dışında insan bırakmayı öğrendiğinde, yaşamının mimarı olduğunu idrak ettiğinde seçeneklerinin sınırsız olduğunu algılayabiliyor. Sevdiğin bir şeyi yapmak elbette büyük haz. Yarattığınız şanslarınıza ve kabuğu kırıp sistemin dışına çıktığınızda yaşadıklarınıza şükrediyorsunuz.

(kutu)

ŞEHİRDEN UZAK YAŞAMAK BÜYÜK LÜKS

* Şehirden uzak yaşamak nasıl bir şey?

– Büyük lüks bence. Çünkü, insan olduğunu hissediyorsun. Doğa, yavaşlamak, deniz, el becerilerini geliştirmek, okumak, kendine yatırım yapmak, bir kişinin insanlık algısını ve varlığının amacını daha çıplak görmesini sağlıyor. Ne kadar doğanın içindeyseniz o kadar insanlaşıyorsunuz. Şehir demek Matrix demek, çarkın içindesin demek. Ve sen o çarkın umurunda bile değilsin. Bir değerin yok. En azından 40 yaşından sonra insanlar yıpranmamayı ve yaşamlarını daha değerli kılmayı seçmeliler diye düşünüyorum. Şehir yaşamı insan doğasına aykırı ve çok yıpratıcı bir yaşam formu. Razı gelmemeli.

(kutu)

KAYBEDECEK BİR ŞEYİ OLMAYANLAR DAİMA ÖZGÜRDÜR

* Son olarak vermek istediğiniz bir mesajınız var mı?

– Hayatta nelere değer verdiğimize iyi dikkat etmek lazım. ‘Değer’ derken, her türlü değer buna dahil. İnsan, değer verdiği şeyleri kaybetmemek için savaş verir, vazgeçmez, vazgeçemez. Kaybedecek bir şeyi olmayanlar ise daima özgürdür.

Paylaş