Oya Pardak’la hayata kaçış

Gerçek hayat hangisi?

Hayat güzeldir…

Bazen bunu yüksek sesle kendimize hatırlatmamız gerekir.

Çünkü dünyada ve ülkemizde yaşanan bunca olumsuzluk, bitmeyen gündem, sürekli değişen dengeler ve içimizi daraltan haber akışı içinde hayatın kendisi gözümüzden kaçabiliyor.

Oysa hayat, tüm karmaşasına rağmen hâlâ nefes almaya, durup bakmaya, hissetmeye değer.
Gerginliklerin sıradanlaştığı, kaygının gündelik bir duyguya dönüştüğü bu çağda insan en çok da hayatın kıymetini unutuyor.

Sürekli yetişmemiz gereken bir yer, cevaplamamız gereken bir mesaj, tamamlamamız gereken bir hedef var.

Durmak neredeyse lüks, yavaşlamak ise suç gibi algılanıyor.

Yeni dünya düzeni bize her şeyin ‘kusursuz’ olması gerektiğini fısıldıyor.

Daha başarılı, daha üretken, daha fit, daha mutlu…

Sosyal medyada pırıl pırıl hayatlar, filtrelenmiş gülümsemeler, mükemmel kareler arasında dolaşırken çoğumuz kendi hayatımızı eksik buluyoruz.

Mutlu görünmeyi öğrendik belki ama gerçekten mutlu olmayı unuttuk.
Elbette bu dijital dünyanın sunduğu kolaylıklara kısa sürede uyum sağladık.

Teknoloji hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu.

Ama bir noktadan sonra şu soru yankılanmaya başladı:
“Bu muydu?”
İnsanlık asırlardır hayatı kolaylaştırmak için çalıştı.

Bugün geldiğimiz noktada ise hayatı yeniden sadeleştirme arayışındayız.

Çünkü kolaylaşan her şey ruhumuzu hafifletmedi.

Tam tersine, bazen daha da ağırlaştırdı.
ALKIŞTAN KAÇIP HUZURU SEÇENLERİN HİKAYESİ

İşte tam da bu yüzden son yıllarda çok tanıdık bir hikâye ile karşılaşıyoruz.

Kariyerinin zirvesindeki beyaz yakalılar, yıllarca emek verdikleri mesleklerini terk ediyorlar.

Güvenli görünen hayatlarını, alışıldık düzenlerini geride bırakıyorlar.

Cesaretle, kendi mutluluklarının peşinden gidiyorlar.
Yüksek binaların balkonsuz dairelerinden çıkıp denizin kenarına yerleşenler…
Doğanın içinde ‘tiny house’lara taşınanlar…
Küçük bir köy evinde sabah güneşiyle uyanmayı seçenler…
Hepsi aslında kendilerine unuttukları bir duyguyu hatırlatıyor: Yaşamak!

Hayatın koşuşturması içinde kendini ihmal eden, iç sesini susturan, hatta onunla küsen o kadar çok insan var ki…

Bu yüzden bugün her zamankinden daha fazla iyi hikâyelere, umut veren örneklere ihtiyacımız var.

Marmaris’te mimarlığı bırakıp taş boyayarak mutlu olan biri…

Ayvalık’ta doktorluğu geride bırakıp lavanta yetiştiren bir diğeri…

Alaçatı’da şirket yöneticiliğini bırakıp marangozluğa başlayan bir başkası…

Onlar, toplumun dayattığı başarı tanımının dışına çıkıp kendi yollarını çizen özgür ruhlar.

Alkışlanmayı değil, huzuru seçen insanlar.

Ve sandığımızdan çok daha fazlalar.
Bu yüzden bu köşede her ay sizlerle ‘Kaçış’ hikâyelerini paylaşmak istiyorum.

Ama bu kaçış, korkuyla yapılan bir kaçış değil.

Bir şeylerden uzaklaşmak için değil.

Bir şeye yaklaşmak için.
Mutluluğa…
Huzura…
Kendine…
Şehir değiştiren, iş değiştiren, hayatını ve önceliklerini yeniden kuran her hikâye bu köşede yer bulacak.

Bu hikâyelerin tek ortak noktası ise çok net: Sonları mutlu bitiyor.

Çünkü cesaretle atılan her adım insanı biraz daha kendine yaklaştırıyor.
Belki bu hikâyeler herkesi köklü değişimlere sürüklemez.

Ama bir durup düşünmeye, kendi hayatımıza başka bir gözle bakmaya vesile olur.

Bazen bir başkasının cesareti bizim içimizdeki sesi uyandırır.
Her ayın başında, mutlu biten hikâyelerde buluşmak dileğiyle…

Çünkü hayat gerçekten de güzel.

Ve onu güzelleştirmek hâlâ bizim elimizde.

Paylaş