Bazen hiçbir şey söylemeden anlarız. Bir kokuyla omuzlarımız kasılır, bir sesle midemiz kasılır, bir dokunuşla nefesimiz hapsolur göğsümüzde. Zihnimiz, “Geçmişte kaldı, güvendesin” dese de bedenimiz sanki hâlâ oradaymış gibi tepki verir. İşte, tam da burada, aklın anlatamadığı ama bedenin hiç unutmadığı bir hafızadan söz ediyoruz.
Uzun yıllar travmayı ve duygusal yaraları yalnızca zihinde olan bir mesele gibi düşündük. Sanki acı sadece düşüncelerimizin ve anılarımızın içinde saklıydı. Konuşarak, anlayarak, anlamlandırarak çözülürdü. Oysa, bugün biliyoruz ki, hikâye bundan çok daha farklı. Beden, yaşadıklarımızı kendi diliyle de kaydediyor; kas gerginliği, sindirim sorunları, açıklanamayan yorgunluk, nedeni bulunamayan ağrılar olarak da…
BEDEN HER ZAMAN KAYIT TUTAR
Yaşadığımız zorlu deneyimler biz onları unutmuş olsak bile bedenimizde bir iz bırakır. Bu iz bazen bir omuz gerginliği, bazen bir nefes darlığı, bazen de belirli durumlarda aniden yükselen bir tedirginlik olarak karşımıza çıkar. Yani, biz unuttuğumuzu sansak bile beden unutmaz.
Kimi zaman da çok daha sessiz, çok daha örtük şekillerde konuşur beden. Örneğin; hiçbir tıbbi açıklaması bulunamayan bir kulak çınlaması, sanki beden bir zamanlar duymak istemediği ya da duymaya dayanamadığı bir sesi hâlâ taşıyormuş gibi… Ya da göğüste hissedilen o tanıdık sıkışma nefesin tam olarak ciğerlere inmediği, sanki bir şeyin göğüs kafesini sıkıca sardığı anlar… Bazen de karın bölgesinde toplanır her şey, açıklanamayan ağrılar, kasılmalar, “İçim kalktı” dediğimiz o his…
Bunların hepsi, tetkiklerde bir şey çıkmasa bile gerçek ve anlamlı sinyallerdir. Beden, kelimeye dökemediği bir yükü taşıdığında genellikle bu üç bölgede -kulak, göğüs, karın- kendini duyurur. Çünkü bunlar sinir sistemimizin tehlike ve güvenlik arasındaki hassas dengeyi en yoğun hissettiği yerlerdir.
NEDEN BEDEN UNUTMUYOR?
Aslında burada işleyen çok insani bir mekanizma var. Anılarımızın bir kısmı kelimelerle, hikayelerle kayıtlıdır. “Geçen yaz tatile gittik” dediğimizde anlattığımız türden anılar. Ama bir kısmı da hiç kelimeye dökülmeden, doğrudan duyularımıza ve bedensel tepkilerimize kaydolur. Özellikle çok yoğun ya da zorlayıcı anlarda beyin olayı önce hayatta kalma moduyla işler, anlatıya dönüştürme fırsatı bulamadan…
Özellikle dil öncesi dönemde yaşadığımız her şey bedende kayıtlıdır. Çünkü kelimelerle ses bulup da dışarıya çıkamamış ve enerji boşalmamıştır. Bu yüzden bazen neden üzüldüğümüzü, neden gerildiğimizi, neden bir şey çok kolay gibi gözükse de yapamadığımızı anlayamayız. Zihnimiz bir cevap bulamasa da bedenimiz zaten biliyordur. Unutmayın, zihin kandırabilir ama beden asla!
—
(SIĞMAZSA KULLANMA)
Bir danışanım yıllardır kalabalık ortamlarda, özellikle sesler yükseldiğinde göğsünde ani bir sıkışma hissediyordu. Doktorlar kalbinde bir şey bulamıyordu ve tahlilleri normal çıkıyordu. Bu kişi zamanla bunu, “Stresli biriyim herhalde” diye geçiştirmeyi öğrenmiş. Ama terapi sürecinde, çocukluğunda evde yükselen seslerin genelde kötü bir şeyin habercisi olduğunu fark ediyor. O günlerde küçük bedeni kendini korumanın tek yolunun nefesini tutmak, göğsünü sıkıca kapatmak olduğunu öğrenmiş. Yıllar sonra, tehlike çoktan geçmişken bile, beden aynı refleksi tekrarlıyor. Çünkü kimse ona, “Artık güvendesin” demeyi başaramamış.
—
İşte, terapi burada devreye giriyor. Bedenini ve içindeki çocuğun sesini dinlemeyi öğreniyorsun. Onun dilini çözmeye başlıyorsun. Kısaca çözüm, bedenimizi hastalık kaynağı olarak görmek değil, bilgi kaynağı olarak görüp onu okumaktan geçiyor. Bedeninizi dinlemek ve onu anlamak için mutlaka vakit ayırın. Onun istediklerini ve istemediklerini anlama konusunda uzman olun. Çünkü hayat öyle daha güzel. Bedenimiz hiçbir zaman taşınamayacağımız evimiz çünkü. Ne kadar bakım, temizlik, tadilat o kadar bize güzel hizmet…





