Pınar Or

Aşk mı, bağımlılık mı? Kalbimiz mi karar veriyor, beynimiz mi?

Telefon ekranına bir kez daha bakıyorsunuz, “Belki bir mesaj gelmiştir” diye… Ama gelmemiş. “Acaba kızdı mı? Neden çevrimiçi olduğu halde yazmıyor? Yoksa artık beni sevmiyor mu?” Kalbinizin çarptığını sanıyorsunuz. Oysa konuşan çoğu zaman kalbiniz değil, beyniniz!

Yüzyıllardır aşkın kalpte başladığına inanıyoruz. Şairler onu tarif etmeye çalıştı, ressamlar tuvale döktü, şarkılar onun üzerine yazıldı. Oysa bugün nörobilim bize bambaşka bir hikâye anlatıyor: Aşkın merkezi kalp değil, beyin.

Üstelik, beynimiz âşık olduğunda tıpkı büyük bir ödül kazanmış gibi çalışıyor. İlk görüşte etkilendiğiniz birini düşünün. Kalbiniz hızlanıyor, avuçlarınız terliyor, gece uyuyamıyorsunuz, sürekli onu düşünüyorsunuz. Bunun nedeni kader ya da tesadüf olmayabilir. Beyniniz, ödül sisteminin başrol oyuncusu olan dopamini adeta yağmur gibi salgılıyor. Aşk sandığınız şey ise geçmişten tanıdık gelen bir kişiyle yaşadığınız bir duygu aslında.

ASLINDA MUTLULUK HORMONU DEĞİL

Dopamin, sanıldığı gibi mutluluk hormonu değil. O, “Bir kez daha yaşa” diyen kimyasal bir haberci. Sevdiğiniz kişiden gelen küçücük bir mesaj bile beyniniz için büyük bir ödüle dönüşür. Sonra beyin aynı hissi tekrar yaşamak ister. İşte bu yüzden telefon ekranını durmadan kontrol eder, onun sesini duymayı beklersiniz. İşte tam da bu noktada aşk ile bağımlılık birbirine yaklaşır. Çünkü; kokain, nikotin ya da kumar bağımlılığında çalışan ödül devrelerinin önemli bir bölümü romantik aşkın ilk döneminde de oldukça aktiftir.

Elbette aşk bir hastalık değil! Ancak beynimiz, sevdiğimiz kişiyi güçlü bir ‘ödül’ olarak kodladığında ona ulaşma isteği bazen mantığımızın önüne geçebilir. Belki de bu yüzden aşkın ilk aylarında insanlar kırmızı bayrakları görmekte zorlanır. Arkadaşlarının fark ettiği sorunları göremez, “O aslında öyle biri değil” diyerek davranışları açıklamaya çalışırlar. Çünkü dopamin yalnızca mutluluk yaratmaz, dikkatimizi de seçici hâle getirir.

AŞKIN HİKAYESİ BURADA BİTMEZ

Ancak gerçek aşkın hikâyesi burada bitmez. Sağlıklı ilişkilerde zaman ilerledikçe beynin kimyası da değişmeye başlar. İlk günlerin heyecanını taşıyan dopamin biraz geri çekilir, sahneye oksitosin ve vazopressin çıkar. Bunlar; güvenin, bağlılığın ve duygusal yakınlığın kimyasallarıdır.

İşte uzun yıllardır birlikte olan çiftlerin sırrı tam da burada saklıdır. Onların içinde her gün kelebekler uçmuyor olabilir. Ama birbirlerinin yanında huzur bulurlar. Çünkü olgun sevgi heyecandan çok güven üretir. Bağımlılık ise tam tersini yapar. Bağımlı bir ilişkide kişi partnerini kaybetmekten değil, onsuz hissedeceği boşluktan korkar. Telefon geç açıldığında panikler. Sürekli onay arar. Ayrılığı yalnızca duygusal değil, fiziksel bir acı gibi yaşayabilir.

Beyin görüntüleme çalışmaları, romantik reddedilmenin fiziksel ağrıyla ilişkili bazı beyin bölgelerini de harekete geçirdiğini gösteriyor. Yani, “Kalbim acıyor” sözü sandığımızdan daha gerçek olabilir.

Peki, kendi ilişkinizin hangi tarafta olduğunu nasıl anlayabilirsiniz?

KENDİNİZE ŞU SORULARI SORUN

Onun yanında kendim olabiliyor muyum?

Yoksa sürekli sevilmek için çaba mı harcıyorum?

Onsuz da hayatımın anlamı var mı?

Yoksa bütün mutluluğum tek bir kişinin davranışlarına mı bağlı?

Bana iyi gelmeyen davranışları görmezden mi geliyorum?

Bu ilişkide kim oluyorum?

Gerçek aşk sizi küçültmez, büyütür. Hayatınızı daraltmaz, zenginleştirir. Sizi kendinizden uzaklaştırmaz, daha da yaklaştırır. Belki de aşkın en güvenilir ölçüsü onsuz nefes alamamak değil, onunla birlikteyken daha özgür hissedebilmektir. Çünkü kalp yalnızca kan pompalar. Aşkın asıl hikâyesini yazan ise her duygumuzu sessizce yöneten beynimizdir.

Paylaş