Nerede o eski bakkallar

Evet, 90’lı yıllara kadar hayatımızın çok önemli bir parçası, Erdal Bakkal’ın deyimiyle ‘mahallenin kalbi’ bakkal amcalar vardı. Kahraman olmasalar da süpermarketlere karşı geldiler. Ama yenildiler…

Sabah 06.00… Gün yeni yeni ağarırken, mahallenin bakkalı Eşref Amca, asma kilidi besmeleyle açtıktan sonra demir kepengi büyük bir gürültüyle kaldırdı. Bu ses mahallenin alarmıydı. İşe ya da okula gidecek olanlar için her gün aynı saatte çalan ve ‘Ertele’ komutu veremeyecekleri bir alarm…

Fırın dağıtım arabasının kapının önüne bıraktığı demir ekmek kasasını aldı içeri önce. Loş dükkân; toz, gazyağı, peynir, bisküvi, deterjan karışımı kokuyordu. Bu kokuya iştah açıcılık ekleyen sıcacık ekmekleri büyük tezgâhın altındaki önü camlı ekmek dolabına yerleştirdi. ‘Buhar yapmasın’ diye de kapısını aralık bıraktı.

Sonra kapının hemen arkasına koyduğu örgü fileler içindeki yamuk yumuk plastik top salkımını kapının yanındaki duvara astı. Çalı el süpürgelerini de yanındaki çiviye…

Pilli radyosunun kulağını bükünce yanık bir türkü sesi yayıldı. Veresiye defterini çekti önüne. Kirli, karman çorman yazılarla bezeli defterin köşesi kıvrık sayfalarına şöyle bir göz attı. Dolu sayfaları geçtikten sonra ilk boş sayfanın üzerine o günün tarihini yazdı: 12 Mayıs 1983…

SİFTAHI SENDEN BEREKETİ ALLAH’TAN

Masasının en üst çekmecesini çekti. Plastik gözlerin üst tarafındaki kâğıt para bölmeleri boştu. Alt taraftaki bölmelerde ise bozuk paralar vardı. Cebinden bir tomar para çıkarıp büyüklük sırasıyla ve Atatürk’leri üste gelecek şekilde boş bölmelere dizdi.

Hava aydınlanmıştı artık… Mahalle sakinleri işe gitmek üzere birer birer evlerinden çıkıp sabahın sessizliğini telaşlı topuk sesleriyle yırtıyordu. Karşı binadaki Remzi Bey, “Selamın aleyküm. Hayırlı işler” diyerek girdi dükkâna. “Ve Aleyküm selam” diye karşılık verdi emektar bakkal.

Bir kısa Samsun istedi Remzi Bey. Bakkal, hemen sağındaki raftan aldığı kırmızı-beyaz paketi masanın üzerine bıraktı. Remzi cebinden para çıkarırken, havaların ısınmaya başladığına dair minik bir sohbet ettiler. Eşref Amca, “Siftahı senden bereketi Allah’tan” diyerek Remzi’nin verdiği parayı yere attı. “Bereketini gör” diyerek ritüele noktayı koyan Remzi, tekrar “Hayırlı işler” dileyip gitti.

Topuk sesleri arttı, bazı evlerden bebek ağlamaları duyulmaya başlandı. Mahallenin pijamalı ve gözleri mahmur çocukları ‘pişkin’lerinden ekmek alıp kahvaltıya gittiler. Eşref Amca, rafta azalan sigaraların üzerine yenilerini ekledikten sonra sandalyesine oturarak çoook uzun sürecek mesaisine başladı.

HER ŞEY VAR, AMA ÇEŞİT YOK!

Evet, 90’ların ikinci yarısına kadar her mahallede, hatta her sokakta günler benzer sahnelerle başlıyordu. Kapısının üzerinde ‘Bakkaliye’ yazan kaotik dükkanlarda mahallenin kalbi, ticaretin direği ‘bakkal amca’lar vardı. Arkasındaki duvarda ‘veresiye verilmez’ tabelaları olsa da mahalleli bu yasaktan muaftı. Ay başında maaşını alanlar, evlerine dönerken mutlaka uğrayıp borçlarını kapatırdı.

Mahalle bakkallarında çok fazla seçme şansınız yoktu. İğneden ipliğe aradığınız her şey vardı ama sadece tek marka, tek çeşit. Bugünkü gibi yüzlerce alternatif yoktu.

Yoğurdu ancak yanınızda boş tabak getirerek alabilirdiniz mesela. Bakkal, darasını aldığı tabağa açık tepsiden yoğurt koyar, üzerini yağlı kağıtla kapatarak verirdi size.

Bisküviler önü camlı -ama mutlaka kirli- teneke kutularda dururdu. Topu topu 8 çeşidi geçmezdi. İstediğiniz türden istediğiniz kadarını kese kağıdına doldurup tartardı bakkal.

Peynir ise buzdolabındaki paslı tenekenin içindeydi. Ailenin maddi durumuna göre 100-200 gram, en fazla yarım kilo tartardı bakkal. Gramajı tutturmak için kalıbın köşesinden kestiği parçaları tekrar tenekeye atardı. Bu parçaları da genellikle müşteriye vermez kendi evine götürürdü.

Tezgâhın üzerinde kefeli masa terazisi ile kolonya doldurulan pompalı düzenek olmazsa olmazdı. Bazı bakkallarda biri limon biri de yeşil tütün kolonyası ile dolu iki adet bulunurdu.

Bir köşede ağızları kıvrılmış çuvallar içinde bakliyatlar, un ve toz şeker sıralanırdı. Hepsi için aynı kürek kullanılırdı. Ambalaj dediğimiz sektör o zamanlar kesekağıdından ibaretti. Leblebi, çekirdek, fındık, fıstık gibi çerezler gazete kağıdından yapılmış külahlara konur, ölçü birimi olarak çay bardağı kullanılırdı.

Kapının arkasına yığılmış tahta kasalarda meşrubatlar vardı. 24’lü gazoz ve kola kasalarına, depozitolu olduğu için geri getirilen boş şişeler dizilirdi. Aile boyu kola şişeleri ise bazen geri verilmez, evlerde su şişesi olarak kullanılırdı.

Sigara rafı henüz yabancı sigara ithalatı olmadığı için ‘Samsun’, ‘Maltepe’, ‘Sipahi’, ‘Silahlı Kuvvetler’, ‘Birinci’ ve ‘Bafra’ ile sınırlıydı.

TEZGAHIN ÜZERİ ABUR BUCURLA DOLUYDU

Tezgâhın üzeri, elindeki bozuk parayı uzatıp, “Buna ne olur?” diye soran çocuklara doyurucu seçenekler sunmak üzere dizilmiş çeşitli abur cuburlarla kaplıydı. Sakızlar, emzik şekerler, pişmaniye dilimleri, leblebi tozları, dondurma görünümlü şeker köpüğü ile yarı dolu külahlar, kaşıklı ve tüplü çokokrem, parlak jelatine sarılmış pralinler, lokum, un kurabiyesi, markasız ve bugün çocuklarınıza asla yedirmeyeceğiniz bir sürü zararlı şey.

Deterjanlar da 3-5 markayı geçmezdi. Bulaşık deterjanları ‘Çiti’, ‘Mintax’, ‘Tek’; çamaşır deterjanları ‘Omo’, ‘Tursil’ ve ‘Alo’ydu. Bunların dışında çamaşır sodası, arap sabunu, toz ‘Vim’, çamaşır suyu ‘Klorak’, tuz ruhu ‘Atom’ vardı. Kişisel bakım için ‘Elidor’ şampuan, ‘Arko’ tıraş sabunu ve ‘Gibbs’ tıraş kremi, ‘Perma-Sharp’ jilet, ‘Arko’ veya ‘Nivea’ el kremi, ‘İpana’ diş macunu, ‘Hamdi Dalan’ yeşil sabun, ‘Faks’ ve ‘Lüx’ el sabunu yeterliydi temiz olmak için.

Çiçek ve zeytin yağları, dışı vıcık vıcık 1.5 litrelik cam şişelerde ‘Sana’ ve ‘Tama’dan ibaret margarinler ile ömrünün kalanını saksı olarak geçirecek sarı ‘Vita’ kutuları dolapta korunurdu.

İSTEYENE ÖREN BAYAN İSTEYENE GRİPİN

Çeşmeli varilde gaz yağı, cam şişede ispirto, lüks lambası gömleği, kırmızı kâğıt veya sarı çelik kaplı üç boy pil (kalın, orta ve kalem) ve beyaz mum, sık sık elektrik kesintisi yaşanan mahallenin vazgeçilmez enerji kaynaklarıydı.

‘Ören Bayan’ dantel ipliği, makaralara sarılmış renk renk dikiş iplikleri, kalın yorgan ipliği, küçük gömlek ve büyük pijama düğmeleri, yuvarlak ve yassı don lastiği, boy boy dikiş iğneleri yön veriyordu sokak modasına.

Bayramlarda çocukların içindeki şiddeti boşaltabilmeleri için mantar tabancası ve mühimmatı, çıtır pıtır, kız kaçıran ve fitilli patlayıcılar en görünür yere konurdu.

Tane ile satılan ‘Gripin’, ‘Aspirin’ ve ‘Panalgine’ ağrıları kesiyor, küçük yaralar yara bandı ile kapatılıyordu.

Kırmızı alüminyum kapaklı ‘Sek’ günlük süt ile bugün ‘organik’ diye satılan sarı yumurtalar muhtemelen dükkandaki en sağlıklı şeylerdi. O dönemde bütün tavuklar geziyordu zaten…

SAMİMİYET VE GÜVEN DUYGUSU

Veresiye defterleri tek taraflı kayıtlardı. Yani sadece bakkalın deftere yazdığı geçerliydi. Buna rağmen ne bakkal vade farkı almaya kalkar ne de müşteri borca itiraz ederdi. Gezmeye giden mahalle kadınları, çocukları okuldan gelince sokakta kalmasın diye evin anahtarını bırakırdı bakkala. Ani paraya ihtiyacı olanlar bir koşu gidip bakkaldan alırdı. Akşam işten dönen babalar da hemen iade ederdi. Sabah bakkal daha açılmadan kapının önündeki kasadan ekmek alanlar da ilk fırsatta öderdi parasını. Akşamcılar tezgâhın arkasında dikilip biralarını yudumlardı, müşteri gelince şişeyi saklamak şartıyla…

Ve herkes evine çekilip akşam yemeğini yedikten sonra televizyon başında çaylarını içerken, yavaş yavaş kapanma hazırlığı yapardı bakkal amcalar. Dışarı konulan mallar içeri alınır, kasadaki paralar sayılıp cebe yerleştirilir, kepenk bu kez de gece olduğunu duyurmak için gürültüyle indirilip besmeleyle asma kilit takılırdı.

Paylaş

REKLAM ALANI

POPÜLER HABERLER

REKLAM ALANI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir