Urla’nın bereketli topraklarında, bağların tam kalbinde yükselen taş binalarında Urlice, misafirlerine sadece bir yemek değil, doğayla iç içe bir yaşam biçimi sunuyor.
Şehir hayatının karmaşasından kolayca ulaşılabilen, ancak bir o kadar izole kalabilen bu huzurlu durak, üzüm bağlarının sessizliğini şık bir sofraya dönüştürüyor. Urlice’nin kurucu felsefesi olan ‘doğaya saygı’, restoranın her köşesinde ve sunulan atmosferde kendini hissettiriyor. Burada zaman tıpkı fıçılarda dinlenen üzümler gibi ağır ve keyifle akıyor.

DOĞANIN TAM KALBİNDE
Menünün yıldızı olan el açma pizzalar, geleneksel yöntemlerle hazırlanan hamurların taş fırında, en ideal sıcaklıkta buluşmasıyla o karakteristik lezzetine kavuşuyor. Bu eşsiz pizzalara, bağlardan ve yerel üreticilerden günlük olarak temin edilen en taze malzemelerle hazırlanan, doğallığı tabağa taşıyan zengin salata çeşitleri eşlik ediyor. En kaliteli yerel malzemeleri butik bir mutfak anlayışıyla harmanlayan Urlice, her bir tabağı bağlardaki emeğin ve artizan üretim tutkusunun birer yansıması olarak misafirlerine sunuyor. Bu lezzet şöleninin arkasında ise yarım kalmış bir rüyanın değil, ilmek ilmek işlenmiş bir hayatın hikâyesi yatıyor.
BİR VİZYONUN ANATOMİSİ

Bazı insanlar hayatı sadece yaşamaz; onu bir sanat eseri gibi işler, her dönemece bir anlam sığdırır. Bilge Bengisu ve Reha Öğünlü’nün hikâyesi de tam olarak böyle. Bu sadece bir şehirli çiftin kırsala göç hikayesi değil, modern dünyanın hızıyla kadim toprağın sabrı arasında kurulan muazzam bir dengenin, bir vizyonun anatomisi.
Her şey 1990’lı yılların başında, Michigan’ın o kendine has entelektüel dokusuyla örülü üniversite kasabası Ann Arbor’da (AA) başladı. Reha Öğünlü, kasabanın kalbindeki bir kitabevinde dünyanın dört bir yanından gelen kültürel akımların içindeyken; Bilge Bengisu, bir mimar olarak ABD’nin en büyük perakende zincirlerinden birinde devasa yapıları tasarlıyordu.
Dışarıdan bakıldığında o çok özenilen ‘Amerikan rüyası’ tam karşılarındaydı: Bahçeli, 2 katlı sevimli bir ev, kapıda 2 araba ve bahçede koşturan bir Golden Retriever… Ancak AA’daki yaşamları onlara başka bir şeyi fısıldıyordu: ‘Ekolojik bilinç’… Geri dönüşümün, kompost kültürünün ve ‘food-coop’ denilen kâr amacı gütmeyen yerel gıda kooperatiflerinin tam ortasındaydılar. Henüz Türkiye’de ‘organik’ kelimesi telaffuz edilmezken, onlar mutfak atıklarını gübreye dönüştürüyor, doğaya saygılı bir yaşamın etik kodlarını içselleştiriyorlardı.
AMERİKAN RÜYASI GÜZELDİ AMA
2000 yılında Kaliforniya’nın meşhur Napa ve Sonoma vadilerine yaptıkları seyahat, hayatlarının pusulasını değiştirdi. Modern ofislerin klimalı havası ile bağların serin sabah esintisi arasındaki o keskin farkı orada hissettiler. Hayatlarını o ana kadar olduğu gibi idame ettirmek zorunda olmadıklarını fark ettiler. Amerikan rüyası güzeldi, ancak ana toprakların sıcak güneşi, Urla’nın rüzgârlı tepeleri ve toprağın o vazgeçilmez kokusu daha güçlü çağırıyordu.
Karar verildi: Sabah trafiğine değil, bağın uyanışına şahitlik edilecek bir hayat kurulacaktı. Michigan State Üniversitesi’ndeki uzmanlardan alınan teorik eğitimler, toprak analizi ve tarım teknikleri konusundaki derinleşme bu kararın sadece romantik bir hayal değil, profesyonel bir vizyon olduğunun kanıtıydı.

DÖNÜŞ DEĞİL, YENİDEN DOĞUŞ
2002’de Türkiye’ye kesin dönüş yaptıklarında takvimler 10 Mayıs’ı gösteriyordu. Uçaktan inmelerinin üzerinden henüz 24 saat bile geçmemişken, ellerinde çapa ve kürekle yaklaşık 1 ay önce aldıkları ve Napa Vadisi ile aynı enlemde bulunan Urla’daki ilk 5 dönümlük arazilerinde yeni patlamış asma fidelerini sularken buldular kendilerini. Bugün o 5 dönüm 40 dönümlük devasa bir tarım alanına ve yıllık 30 tonluk üretim kapasitesine sahip bir tesisle taçlanmış durumda.
Onlar için üretim sadece teknik bir süreç değil; toprağın karakterini, kireçli yapının mineralitesini ve poyrazın serinliğini bir şişeye sığdırma sanatı. Kimyasal gübreye el sürmeden, minimum müdahale ile toprağın kendi hikayesini anlatmasına izin veriyorlar. Çiftin, üretim alanına verdikleri ‘Urlice’ ismi bile bölgenin tarihine duydukları saygının bir nişanesi. Adını bir prensesten aldığı rivayet edilen bu topraklarda, ‘her 20-30 dönüm bağa bir kule’ geleneğini yaşatan taş kuleleri, Urla’nın geçmişine bir selam niteliğinde.

URLA BAĞ YOLU’NDAN MICHELIN’E
Bilge ve Reha Öğünlü’nün Urla’ya gelişi bölgenin makus talihinin değişimine de tanıklık etti. Bilge Bengisu, 2009’da ‘Slow Food’ felsefesiyle temelleri atılan Urla Doğal Sofra Derneği’nin kuruculuğunu üstlenerek, Urla’nın yerlileriyle birlikte yüzyıllara dayanan kadim yeme-içme kültürünü dünyaya tanıtmak için büyük bir çaba başlattı. Geleneksel tarıma dayalı yerel ekonominin devamlılığı adına verilen bu mücadele bugün tüm Türkiye’nin ilgiyle takip ettiği’ Urla Ot Festivali’ ve ‘Urla Enginar Festivali’ gibi etkinliklerin doğmasına öncülük etti.
2015’te kurulan Urla Bağ Yolu Derneği’nin de kurucu isimleri arasında yer alan çift, tarım turizminin ve butik üretimin bölgeyi nasıl dönüştüreceğini yıllar öncesinden öngördü. Bugün Urla’nın Michelin rehberine giren restoranlarıyla bir gastronomi vahası haline gelmesinde onların yerel değerleri koruma tutkusu ve vizyoner duruşu en temel taşlardan birini oluşturuyor.
“Hâlâ umudum var” diyor Bilge Bengisu… Bu umut, Urla’nın bereketli topraklarının beton yığınına dönüşmesine karşı duran, toprağı koruyan ve onu gelecek nesillere bir miras olarak bırakmaya ant içmiş bir üreticinin umudu.
Onların üretim felsefesinde kimyasal gübreye asla yer yok. Sıfır kimyasal ve minimum müdahale ile asmaların doğal döngüsüne saygı duyuluyor. Kireç kayasına oyulmuş yeraltı alanlarında yerçekiminden faydalanan doğal akış teknikleriyle toprağın özü korunuyor.
Bazı yolculuklar haritada bir noktadan diğerine gitmek için değil, insanın kendi köklerini toprağın derinliklerinde bulması için yapılır. Bilge Bengisu-Reha Öğünlü’nün öyküsü, 90’lı yılların Michigan’ından Ege’ye uzanan, sabırla dokunmuş bir toprağa dönüş manifestosu.
Urla’nın bugün Michelin yıldızlı restoranlarıyla dünya gastronomi haritasına girmesinde Öğünlü çiftinin 2000’lerin başında attığı o kararlı adımların payı büyük. Onlar; tarımın sadece bir üretim değil, bir yaşam kültürü olduğunu kanıtladılar.












