Keyifli, rüzgârlı ve bol otlu

Bugün Alaçatı dendiğinde akla hemen kalabalık, pahalılık ve gürültü gelse de aslında genetiğinde mücadele, mühendislik ve göç yatıyor.

Çoğu kişi Alaçatı’yı bir Rum kasabası sanıyor ama temeli Osmanlı’ya uzanıyor. 14’üncü Yüzyıl’da bölgeye yerleşen ‘Alacaatlı’ aşireti, beldenin isim babası. Zamanla dilde yuvarlanarak ‘Alaçatı’ olmuş. Rumlar buraya yerleştiğinde ismi telaffuz edemeyip ‘Agrilia’ demişler. Ancak tarihsel kökeni tamamen süvarilere dayanıyor.

Alaçatı’nın o meşhur mimarisi aslında bir ‘çaresizlik’ çözümü. 1800’lerin ortasında bölge sıtma saçan bir bataklıkmış. Dönemin sadrazamı, bataklığı kurutmak için bir kanal açılmasını emretmiş. Kanal inşaatında çalışmak üzere komşu Sakız Adası’ndan Rum işçiler getirilmiş. İşçilere çalışmaları karşılığında da bataklıktan kurtarılan araziler verilmiş.

Bugün milyon dolarlık olan o evler işte o dönemde bölgeden çıkan ‘Alaçatı Taşı’ (ponza tüfü) ile yapılmış. Bu taşın özelliği kesilirken yumuşak olması, havayla temas edince sertleşmesi ve gözenekli yapısıyla evi yazın serin, kışın sıcak tutması.

KÖYLÜLER KAÇTI, İSTANBULLULAR GELDİ

90’larda Alaçatı’da bir taş ev almak bugünkü parayla bir araba parası bile değildi. Hatta o dönem köylüler, bakımı zor ve eski olduğu için bu evlerden kurtulup yan köylerdeki betonarme binalara geçmek istiyordu. İstanbullu reklamcılar, mimarlar ve sanatçılar burayı keşfedince iş değişti. Bu evleri ‘yıkıp yapmak’ yerine ‘restore etme bilinci’ başladı. Türkiye’de ilk kez bir köyde, belediye ve sivil toplum el ele verip, “Tek bir çivi dahi çakamazsınız, sadece aslına uygun onarabilirsiniz” dedi.

Ve bu ‘koruma kalkanı’ Alaçatı’yı Türkiye’nin en değerli metrekarelerine sahip yeri yaptı. Bugün o meşhur taş evlerin kapı kolları bile özel tasarlanıyor. Bir evin restorasyonu bazen satın alma fiyatından daha pahalıya mal oluyor. Ama işte o karakterli evler sayesinde Alaçatı, Bodrum’un betonlaşmış bölgelerinden ayrışmayı başardı.

KADERİNİ DEĞİŞTİREN SÖRFÇÜLER OLDU

Ama Alaçatı’nın kaderi yine 90’larda birkaç tutkulu ‘rüzgâr (windsurf) sörfçüsü’nün Çeşme civarında rüzgâr ararken Alaçatı Körfezi’ne girmesiyle değişti. Gördükleri şey karşısında büyülendiler. Zira, sert bir rüzgâr esiyordu ama deniz dümdüzdü. (Normalde rüzgârın olduğu yerde dalga olur, bu da öğrenmeyi ve hız yapmayı zorlaştırır.) Alaçatı’da kuzeyden (karadan) esen poyraz, körfezin şekli sayesinde denizi çalkalamadan üzerinden sıyırıp geçiyordu.

2000’li yıllarda Alaçatı’nın adını dünyaya duyuran en önemli figürlerden biri ‘Çağla Kubat’ oldu. Kubat hem mühendislik eğitimi hem sporcu kimliği hem de popülaritesiyle PWA (Professional Windsurfers Association) Dünya Kupası ayaklarının Alaçatı’ya gelmesinde büyük rol oynadı. Bir anda dünyanın en iyi sörfçüleri (Antoine Albeau gibi efsaneler) her yaz Alaçatı sokaklarında yürümeye başladı. Sörfçüler gelmeye başladığında Alaçatı’da otel falan yoktu. Köylülerin evlerinde kalır, akşamları kahvehanede otururlardı. Önce sörf okulları açıldı. Ardından bu sörfçülerin kaliteli yemek ve konaklama ihtiyacı butik otellerin ve gurme restoranların önünü açtı. Yani bugünkü Alaçatı’nın lüks restoranlarının temelinde, aslında 90’larda buraya karavanıyla gelip sığ suda sörf yapan o hırpani gençler yatıyor. Ve sörfçüler gelmeseydi Alaçatı bugün muhtemelen hala sessiz bir tarım köyüydü.

GÜRÜLTÜ VE KALABALIK KAÇIRIYOR

Eskiden ‘tütün ve anason’ kokan sokaklar şimdi ‘parfüm ve kokteyl’ kokuyor. 2000’lerin başında ‘Leyla Figen’in ilk butik oteli açmasıyla başlayan restorasyon akımı günümüzde kontrolsüz bir popülerliğe dönüştü. Ancak hala arka sokaklarda sabahın erken saatlerinde o taş duvarların arasındaki serinlikte eski Agrilia’yı hissetmek mümkün.

Şimdilerde herkes köy içinden kaçmaya başladı. Gürültü ve aşırı kalabalıktan sıkılan ‘gerçek’ Alaçatı aşıkları, rotayı Ovacık veya Germiyan gibi daha bakir, bağ evlerinin olduğu bölgelere çevirdi. Yani Alaçatı’nın o ilk zamanlarındaki o bohem ruhu, şimdi yan köylere göç ediyor.

AÇIK HAVA KULÜBÜNE DÖNÜŞÜR MÜ?

Alaçatı’yı bekleyen en büyük tehlike ise sadece yüksek gelir grubuna hitap eden, yerel halkın tamamen dışlandığı ve ruhunu kaybeden bir ‘açık hava kulübü’ haline gelmesi. Eğer Hacı Memiş ruhu yerini tamamen dev zincirlere ve standart mağazalara bırakırsa Alaçatı sadece bir trend olarak kalır ve 20 yıl sonra unutulabilir. Özetle, Alaçatı’nın geleceği, lüksü sessizlikte ve doğallıkta arayan bir anlayışa doğru evriliyor. O meşhur rüzgâr artık sadece yelkenleri değil, daha rafine bir yaşam tarzını şişiriyor.

4 AYRI SENARYO

Alaçatı bugün bir yol ayrımında. Ya kendi başarısının kurbanı olup beton bir eğlence adasına dönüşecek ya da dünyadaki lüks turizm trendlerini takip ederek sürdürülebilir bir vaha haline gelecek. Gelecek projeksiyonlarına baktığımızda karşımıza çıkan 4 ana senaryo ve beklenen değişimler şunlar:

1. Köy içinden bağ evi kültürüne kaçış: Alaçatı’nın merkezi artık doyma noktasına ulaştı. Gelecek 10 yılda popülarite köyün merkezinden dışarıya, yani Ovacık, Zeytinler ve Barbaros köylerine doğru kayacak. İnsanlar artık dar sokaklardaki gürültülü taş evler yerine, etrafı üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla çevrili, daha geniş arazili modern çiftlik evi konseptine yatırım yapıyor. Geleceğin Alaçatı’sı, İtalya’nın Toskana’sı gibi bir bağ rotasına dönüşmeye aday.

2. Sadece yazlık değil, 12 ay yaşam: Pandemiyle başlayan ve uzaktan çalışmayla perçinlenen süreçte Alaçatı bir tatil beldesinden ikinci ana ikametgâh noktasına evrildi. Okulların kalitesinin artması, doğalgazın yayılması ve kışın da açık kalan nitelikli restoran sayısının artmasıyla Alaçatı, beyaz yakalı ve yaratıcı sınıfın kalıcı yerleşkesi olacak. Kışın hayalet kasaba olan Alaçatı görüntüsü tarih olacak.

3. Gastronomi turizminin şahlanışı: Alaçatı artık sadece meze ve balık yeri olmaktan çıkıyor. Urla’nın ardından Alaçatı ve çevresindeki restoranların da uluslararası gastronomi rehberlerine (Michelin, Gault&Millau) daha çok girmesi bekleniyor. Gelecekte insanlar buraya sörf yapmak için değil, dünyanın en iyi 50 restoranından birinde yemek yemek için uçak bileti alacaklar. ‘Tarladan sofraya’ (farm-to-table) akımı buranın gelecekteki en büyük pazarlama kozu olacak.

4. Dijital ve ekolojik dönüşüm: Alaçatı’nın o meşhur rüzgârı sadece enerji üretmeyecek, aynı zamanda bölgenin yeşil imajını da besleyecek. Gelecekte köy içine araç girişinin tamamen yasaklanması, ulaşımın sadece elektrikli shuttlelar, bisikletler ya da scooterlarla sağlanması planlanıyor. Böylece Alaçatı merkezinde egzoz dumanı tarih olacak.

OLMAK YA DA OLMAMAK YILI

Alaçatı’nın o meşhur dokusunun korunmasında ve bugün bir dünya markası haline gelmesinde arka planda çalışan en önemli güçlerden biri de ‘Alaçatı Turizm Derneği’. Burası sadece bir esnaf birliği değil, beldenin adeta ‘genetik bekçi’si.

Derneğin Başkanı Kerem Ünsal, Alaçatı’nın sadece bir yazlık eğlence yeri olarak görülmesine karşı çıkan ve burayı profesyonel bir dünya markası haline getirmeye çalışan bir vizyona sahip. Alaçatı için kurduğu hayalleri şu başlıklarla özetlemek mümkün:

* Alaçatı bir mahalle değil, destinasyon: Alaçatı idari olarak Çeşme’nin bir mahallesi gibi değil, kendine özgü turizm master planı olan bağımsız bir destinasyon gibi yönetilmeli.

* Hedef, 12 ay yaşam ve nitelikli turist: Sonbahar ve kış aylarını (yılbaşı, festivaller, gastronomi turları) hareketlendirerek Alaçatı’nın kapıları tüm yıl açık tutulmalı.

* Sakız Adası asla bir tehdit ya da rakip değil, partner: Sakız’a gitmek için gelenler Çeşme ve Alaçatı’da konaklıyor, bu bir sinerji. Daha da geliştirilmeli.

* Tanıtımda ‘deneyim’ dönemi: Geleneksel fuarlar (stant kurup broşür dağıtmak) artık etkisini yitirdi. Acenteler ve influencerlar fuar standına değil, doğrudan Alaçatı’ya davet edilmeli. Bu sokakların havasını solumayan, taş evlerde uyumayan birine Alaçatı’nın ruhunu bir fuarda anlatamazsınız.

* Eleştiren değil, çözen olmak: İlişkilerde eleştirmek yerine çözüm ortağı olma modeli hayata geçirilmeli. Özellikle ‘Kentsel Tasarım Rehberi’ gibi Alaçatı’nın dokusunu koruyacak her projede dernek aktif rol almalı.

(kutu)

ARKA PLANDA HUMMALI BİR ÇALIŞMA VAR

Görünen o ki, Kerem Ünsal ve ekibinin hazırladığı vizyon projelerinin meyvelerini vermeye başladığı, Alaçatı’nın o eski kaotik popülerlikten sıyrılıp planlı lüks evresine geçtiği bir döneme giriyoruz. Peki, herkesin fotoğraf çekmek için yarıştığı bu sokakların arkasında Alaçatı Turizm Derneği neler mi yapıyor?

1. Mimari ve estetiğin korunması (görünmez denetim): Alaçatı’yı Alaçatı yapan o taş evlerin, ahşap pencerelerin ve begonvillerin bir standardı var. Dernek, belediye ile koordineli çalışarak tabelaların görüntü kirliliği yaratmamasını, sokak aydınlatmalarının dokuya uygun olmasını, restorasyonların modern bir ucubeye dönüşmemesini denetliyor ve rehberlik ediyor. Taş binaların ruhunu bozan o aşırı parlak, neon ve floresan ışıklar yerine göze çarpmayan, binanın dokusunu ortaya çıkaran ‘amber’ tonlu, loş ve yukarıdan aşağıya vuran aydınlatma standartları getiriliyor. Amaç, gece yürürken gökyüzündeki yıldızların hala görünebildiği bir kasaba atmosferi yaratmak.

2. Ot Festivali: Bugün milyonları ağırlayan ‘Alaçatı Ot Festivali’ aslında bu derneğin vizyonuyla doğdu. Amaçları sadece turist çekmek değil, bölgenin yerel otlarını ve o unutulmaya yüz tutan yemek kültürünü kayıt altına almaktı. Festivalin içeriğini, hangi otun nasıl tanıtılacağını hala bu derneğin bünyesindeki gönüllüler ve uzmanlar planlıyor. Önümüzdeki ay yapılacak 13’üncü Alaçatı Ot Festivali’nin geçmiş yılların o aşırı kalabalık ve ticari imajından arındırılmak isteniyor.

3. Sürdürülebilir turizm ve 12 ay yaşam: Derneğin en büyük kavgası, Alaçatı’nın sadece 2 aylık bir ‘beach party’ mekanına dönüşmemesi üzerine. Bunun için kışın da otellerin ve restoranların açık kalması için ‘Kışın da Alaçatı’ projeleri geliştiriyorlar. Bölgenin şarap bağlarını, zeytinyağı üretimini ve yerel şefleri ön plana çıkararak burayı bir ‘gurme destinasyonu’ olarak pazarlıyorlar.

4. Gürültü ve kirlilikle mücadele: Burası en hassas oldukları konu. Alaçatı’nın o daracık sokaklarında yüksek sesli müzik yapıp ‘mahalle kültürünü’ yok etmek isteyen işletmelere karşı en sert duruşu dernek sergiliyor. “Eğlence olsun ama başkasının huzurunu kaçırmasın” mottosuyla, ses sınırları ve işletme disiplini konusunda bir nevi ‘mahalle baskısı’ (olumlu anlamda) oluşturuyorlar. Bunun için ‘Sakin Sokaklar’ (Slow Streets) projesi geliştirmişler. Bu aslında Alaçatı’nın kendi popülaritesiyle girdiği o gürültülü savaşı kazanmak için geliştirdiği bir ‘sessiz direniş’ modeli. ‘Sakin Sokaklar’ ile özellikle konaklama birimlerinin yoğun olduğu sokaklarda gece belli bir saatten sonra açık havada müzik yayınına çok ciddi kısıtlamalar ve ‘akustik izolasyon’ zorunluluğu geliyor. Sabahın erken saatlerinde ve gece yarısından sonra sokaktaki ses seviyesinin bir ‘kütüphane sessizliği’ne indirilmesi hedefleniyor.

5. Personel eğitimi ve kalite: Alaçatı’da bir mekâna girdiğinizde gördüğünüz o ‘rafine servis’ tesadüf değil. Dernek, bölgedeki personel için servis eğitimi, hijyen ve turizm etiği konularında workshoplar düzenleyerek hizmet kalitesini belirli bir çıtanın üzerinde tutmaya çalışıyor.

BURASI NEDEN BİR SÖRF CENNETİ

Dünyada sörf yapılan pek çok yer var ama Alaçatı’yı eşsiz kılan 3 temel teknik özellik var:

* V tipi körfez: Rüzgâr körfeze girdiğinde sıkışıyor ve hızı artıyor (venturi etkisi). Yani dışarıda hafif esen rüzgâr sörf alanında uçuruyor.

* Sığ su (stand-up area): Kıyıdan yaklaşık 400-500 metre açığa kadar suyun derinliği göğüs hizasını geçmiyor. Bu, sörften düşen birinin yüzmek zorunda kalmadan ayağa kalkıp sörfüne devam etmesini sağlıyor. Dünyada bu kadar geniş bir sığ ve rüzgârlı alan bulmak imkansıza yakın.

* 7/24 rüzgâr: Burada yılın 300 günü rüzgâr var. Bu da profesyonel sporcular için istikrarlı bir antrenman sahası demek.

Şu an Alaçatı sadece windsurf (rüzgâr sörfü) değil, kitesurf (uçurtma sörfü) için de bir merkez. Alaçatı ve sörf ilişkisi aslında bir tesadüfün mühendislikle buluşması hikâyesi. Bugün dünyanın en iyi 3-5 sörf noktasından biri sayılmasının nedeni sadece rüzgârı değil, coğrafyasının sunduğu eşsiz bir doğal laboratuvar ortamı.

‘CLUP’TAN ‘FINE DINING’E

Alaçatı’nın gece hayatı aslında üç evrim geçirdi:

* Sörfçü dönemi (90’lar): Sadece birkaç barda bira içilen, parmak arası terlikli, son derece salaş ve rahat bir ortam.

* Beach club patlaması (2000’ler): Çeşme merkeze ve Aya Yorgi Koyu’na rakip olarak sahil şeridinde başlayan lüks plaj partileri.

* Hacı Memiş ve yeni nesil meyhane (2010 sonrası): İşte asıl değişim burada oldu. Gece hayatı artık sadece gürültülü müzik değil, antikacıların yanında açılan, caz çalan, kokteylleriyle ünlü, şık giyimli insanların yürüdüğü bir podyuma dönüştü.

Peki, Alaçatı neden bu kadar elit algılanıyor? Çünkü Alaçatı’da eğlence sokağa taşan bir yapıda. Dar sokaklarda bir restoranda yemek yerken yanınızdan geçen ünlü bir oyuncuyla çarpışabilirsiniz. Bu iç içelik ve ulaşılabilir lüks duygusu burayı Türkiye’nin jet setinin vazgeçilmezi yaptı.

KİMLER, NEDEN GELİYOR?

Alaçatı’nın turist profili Türkiye’deki diğer tatil beldelerinden çok farklı bir evrim geçirdi. Burası bir tatil yeri olmaktan çıkıp statü ve yaşam tarzı göstergesi haline geldi. Bugün Alaçatı sokaklarına baktığınızda aslında birbirinden çok farklı dört ana turist grubu görürsünüz:

1. Sessiz lüks peşindeki entelektüel kitle: Bu grup Alaçatı’nın asıl kaymağını yiyen ve burayı bugün olduğu yer yapan kitle. Kim mi bunlar? Tasarımcılar, mimarlar, reklamcılar ve eski İstanbullular. Genellikle Hacı Memiş’in arka sokaklarındaki butik otellerde kalırlar. Logolu kıyafetlerden kaçınırlar. Keten gömlekler, el yapımı sandaletler ve hasır şapkalar üniformalarıdır. Sabah erkenden kalkıp fırından sıcak ekmek alırlar, akşam ise yüksek sesli müzik olan yerler yerine şef restoranlarını tercih ederler.

2. Görünür olmak isteyen sosyal medya kuşağı: Bunlar, yani influencerlar, genç profesyoneller ve trend olanın peşinden gidenler, Alaçatı’nın son 10 yıldaki patlamasının arkasındaki motor güç. Tercihleri, en popüler kapıların önünde fotoğraf çektirmek, en zor yerlerde rezervasyon yaptırmak. Onlar için Alaçatı bir içerik merkezi. Renkli kapıların, begonvilli sokakların ve şık kokteyl bardaklarının fotoğraflarını çekmek onlar için tatilin kendisinden daha önemli.

3. Rüzgârın peşindeki gerçek sporcular: Alaçatı’nın en samimi ve en eski grubu. Beldenin lüksleşmesi onları biraz küstürse de hala buradalar. Alaçatı’nın lüksüyle pek ilgilenmezler, sörf merkezlerine yakın yerlerde veya karavanlarda konaklarlar. Akşam erkenden uyurlar, çünkü sabah rüzgarını kaçırmak istemezler. Onları genelde akşamüzeri sörf okullarının barında, üzerinde hala tuzlu su varken bira içerken görebilirsiniz.

4. Günübirlikçi ve meraklı turistler: Özellikle hafta sonları İzmir ve çevre illerden gelen büyük kitle. Kısaca; Alaçatı efsanesini merak eden, akşam yemeği yiyip dönmek isteyen aileler ve arkadaş grupları. Genelde çarşı merkezinde zaman geçirirler, dondurma yerler, kalabalığın içinde yürürler ve hediyelik eşya alırlar.

Eskiden Alaçatı yüzde 90 yerli turistin olduğu bir yerdi. Ancak son yıllarda profil değişti. Körfez ülkeleri ve Rusya’dan lüks butik otellere ve özel villalara olan talep arttı. Fransız ve Alman sörfçüler ise hala sadık bir kitle olarak gelmeye devam ediyor. Özetle, Alaçatı turist profili pahalı ama salaş görünmeye çalışan bir yapıda. Burada çok zengin birini ayağında en basitinden terlikle bir kahvede otururken görebilirsiniz. Zenginliğini bağırmayan ama kaliteden ödün vermeyen bir kitle, Alaçatı’nın gerçek elit tabakasını oluşturuyor.

SOKAKLARIN DİLİ

Alaçatı eskiden tütün ve anason kurutulan, mühendislik harikası bir kanalla kurtarılmış, rüzgarıyla sörfçüleri büyülemiş bir ‘mücadele köyü’ idi. Bugün ise dünyanın en prestijli turizm duraklarından biri. Eğer bir gün yolunuz buraya düşerse sadece kalabalık caddelerde yürümeyin. Bir sabah erken kalkın, o taş binaların gölgesinde yürüyün, bir teyzenin kapısının önündeki sakız sardunyalarını koklayın ve rüzgârın sesini dinleyin. Göreceksiniz o zaman gerçek Alaçatı sizinle konuşmaya başlayacak. Gelin birlikte taş binaların arasında kaybolurken rotanıza eklemeniz gereken, o eski naifliğini koruyan noktaları birlikte dolaşalım.

HACI MEMİŞ (COOL): Hacı Memiş artık çok popüler ama hala o dokuyu koruyan dar sokakları var. Sanatçı ruhlu, daha kaliteli müzik çalan ‘chill’ bir yer. 2012 Sokak ve çevresinde yürürken her köşe başında bir sanat galerisi veya butik tasarımcı görebilirsiniz. Kaliteli kokteyller içmek, antika bakmak ve ‘piyasa’dan uzaklaşmak için en iyi yer. Kemalpaşa Caddesi’ndeki o omuz omuza yürüme hengamesinden kaçıp kendinizi buraya atın. Burada evinin önünde oturan teyzeleri, antikacıların içindeki gerçek tozlu hikayeleri görebilirsiniz. Sessiz ama çok daha ‘cool’ bir bölge.

KEMALPAŞA (VİTRİN): Madem ardını andık, onunla devam edelim. Burası Alaçatı’nın ana damarı. Hani o her yerde gördüğünüz kalabalık, renkli sandalyeli ve begonvilli fotoğrafların yüzde 90’ı bu cadde ve onu kesen sokaklarda çekiliyor. Kalabalık, gürültülü ama bir o kadar da enerjik bir cadde. Burası ‘görünmek ve görmek’ yeri. Akşam 20.00’den sonra iğne atsan yere düşmez. İlk kez geliyorsanız o atmosferi bir kez solumak gerek. Ama unutmayın: gerçek Alaçatı burası değil, burası sadece ‘vitrin’.

TOKOĞLU (SESSİZ LÜKS): Alaçatı’nın en eski ve en köklü yerleşim yeri. O meşhur butik otellerin çoğu bu mahallenin labirent gibi sokaklarına gizlenmiş gibi… Vakur, sessiz ve asil bir bölge. 1005’inci Sokak ve çevresi gerçek taş işçiliğinin en iyi örneklerini görebileceğiniz, pencerelerinden hala lavanta kokularının yükseldiği ‘eski Alaçatı’.

PORT ALAÇATI (MODERN VE SPORTİF): Alaçatı’nın biraz dışına, denize doğru indiğinizde karşınıza bambaşka bir dünya çıkar. Burası Venedik benzeri bir mimariyle (evlerin önüne teknelerin yanaştığı kanallar) inşa edilmiş. Sportif, zengin ve modern bir karakteri var. Gündüz sörf okullarının enerjisini hissetmek, akşam ise marinanın yanındaki balık restoranlarında deniz kokusu eşliğinde bir yemek için ideal.

YENİMECİDİYE (BAKİR): Hacı Memiş’ten yukarıya, Germiyan yoluna doğru giden kısım. Burası hala yerli halkın yaşadığı, bakkalın, manavın olduğu, turizmin henüz tam yutmadığı en bakir bölge.

DÜNYADA TEK BENZERİ SAİNT-TROPEZ

Alaçatı’nın dünyadaki ikizi Fransa’daki Saint-Tropez… İkisi de 1950’lere kadar kendi halinde birer balıkçı/çiftçi kasabasıydı. Saint-Tropez’yi Brigitte Bardot, Alaçatı’yı ise sörfçüler keşfetti. İkisinin de kaderi bohem bir kaçış noktası olmaktan çıkıp lüksün merkezi olmaya evrildi.

(kutu)

KÜÇÜK BİR ÖNERİ

Alaçatı’yı sevebilmek için zamanlama her şey demek. Eğer imkânınız varsa eylül sonu veya ekim başında gidin. Hava hala sıcak, deniz hala çarşaf gibidir ama o yorucu kalabalık gitmiş, kasaba gerçek sahiplerine ve sükunetine geri dönmüştür.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir